<script async='async' src='//pagead2.googlesyndication.com/pagead/js/adsbygoogle.js'></script> <script> (adsbygoogle = window.adsbygoogle || []).push({ google_ad_client: "ca-pub-6864254610282912", enable_page_level_ads: true }); </script> insaNews: Bir akademisyenin veda mektubu…

2 Mayıs 2017 Salı

Bir akademisyenin veda mektubu…





Bir akademisyenin veda mektubu…
EMEKLİLİK, LİMON AĞAÇLARI, OĞLAKLAR FALAN…

Epeydir bu satırları yazmayı istememe rağmen ancak vakit bulabiliyorum. Her şey zamanını bekliyor, bunun da zamanı şimdiymiş demek ki. Kimi dostlarımın, arkadaşlarımın konuşmalarımızdan kısmen bildikleri, nasıl sonuçlanacağını benimle merak ettikleri, kaygılandıkları, desteklerini sundukları bir sürecin, emeklilik kararımın, bu kararın önü, arkası, nedenleri vs. üzerine, belki biraz uzunca olacak bir not. Emeklilik gibi önemli bir karar etrafında aslında başka bir sürü konu hakkında bir muhasebe.

Bu kararı almamda benim açımdan esas belirleyici olan, son bir senedir yaşadığımız ve çoğunuzun yakından bildiği, özellikle 15 Temmuz’dan sonra bambaşka bir boyut kazanan siyasi gelişmeler oldu. Genel havayı ve ortamı anlatmaya gerek yok, herkesin malumu. Ama ben biraz akademiden, umudumu çok önce, değişik nedenlerle, belki haklı belki haksız yere yitirdiğim, son gelişmelerle “şahtı şahbaz oldu” diyebileceğim üniversitelerden söz edeyim. İki sene önce, Barış İçin Akademisyenler bildirisine attığı imzalar nedeniyle 2500 küsur akademisyen hem üniversite içinde, hem de savcılık yoluyla açılan soruşturmalara, iktidarın işaretiyle kamuoyunda tacizlere ve linçe maruz kaldı. Daha 15 Temmuzdan önce, ibret-i âlem olsun diye tutuklanan arkadaşlarımız, aylarca hapis yattılar, haklarındaki davalar hala sürüyor. Özellikle 15 Temmuzdan sonra, fırsat bu fırsattır diyen iktidar, OHAL ve KHK’ları kullanarak FETÖ torbasına doldurduğu binlerce muhalifi, her türlü hakkını hukukunu gasp ederek işten attı. Bu kıyımdan üniversiteler payına düşeni fazlasıyla aldı; ama tek tük onurlu ve omurgalı istisnalar dışında, genel anlamda bir kurum olarak Üniversitenin gıkı çıkmadı. Hatta Ankara Üniversitesi’nde olduğu gibi, tarihe utançla geçecek örneklerde, kraldan çok kralcı yöneticilerin tutumuyla, arkadaşlarımız hocalarımız yalnızca işlerini ve haklarını kaybetmekle kalmadı, kampüslerine girmeleri polis zoruyla engellendi, gaz ve copla üzerlerine saldırıldı, protesto için yere koyulan cüppeler postallarla çiğnendi. Yine Ankara Üniversitesinde SBF’de, DTCF’de bazı bölümler kaybettikleri hocalar yüzünden, kapısına kilit vuracak duruma geldi. İnsanlar karı koca işlerini aynı anda kaybettiler, çocuklarının eğitim masraflarıyla, ödenmesi gereken kiralarla, borçlarla karşı karşıya kaldılar. Elbette, bugünler geçecek ve bu insanlar, hala dönmek isterlerse, o kampüslere, odalarına alkışlarla geri dönecekler ve sorumlular bu haksızlıkların hesabını verecek.

Üniversitede henüz başına bir şey gelmeyenlerin tedirgin bekleyişini anlatmak kolay değil. Düşünün cuma akşamları eşiniz dostunuz arıyor, yeni KHK çıkmış diyor kaygıyla, Resmi Gazetenin gecenin o vaktinde kitlenmiş sayfasına giriyorsunuz bakıyorsunuz, adınız var mı diye? Kendi isminizi görmeyip arkadaşınızın, dostunuzun, bir sendika toplantısında, bir eylemde yan yana geldiğiniz yoldaşınızın, yazılarını keyifle okuyup paylaştığınız bir hocanızın adını gördüğünüzde, herhalde söylemeye gerek yok ki duyduğunuz şey sevinç değil ağır bir utanç, eziklik ve çaresizlik duygusu. Bu durumda, ertesi gün okulunuza gidip, hiç bir şey olmamış gibi ders anlatıp, yemeğe gidip, çayınızı içip, evinize dönüp yastığa başınızı koyup uyuyabileceğinizi mi düşünüyorsunuz? Ama inanın, üniversite aynı zamanda bunu yapmayı başarabilen, hem de bunun için fazla gayret etmeyen binlerce akademisyenle dolu. Belki sizin bölümünüzde yoklar ya da azlar ama elbette üniversite denen kurumda sayıları sizden çok daha fazla. Halen akademide kalan, çeşitli nedenlerle kalmak zorunda olan, doğru olanın bu olduğuna inanan dostlarım, arkadaşlarım, meslektaşlarım beni affetsin; herkesin kendince doğruları ya da yanlış gerekçeleri var ama ben biraz keskin konuşarak şöyle diyeceğim: bugünkü şartlarda daha fazla köleleşmeyi kabul etmeden, yaptığımız işin doğasına ihanet etmeyi kabul etmeden üniversitede durmanın koşulları kalmamıştır. Bunu özellikle sosyal bilimler alanı için söylüyorum; tıpçıysanız, mühendisseniz, matematikçiyseniz durum farklı olabilir ama derste anlattığınız şeyler her gün yaşadıklarınıza bir yerden değen konularsa, ya utançla susacaksınız, ya da konuşup başınıza gelecekleri bekleyeceksiniz. Bu yalnızca güncel siyasi atmosferle de ilgili bir şey olmayıp, bence çok daha derinde yatan bir sorun. İşin bu yönü doğrudan bugünkü siyasal atmosferle de ilgili değil; Türkiye’de üniversite denen kurumun zihin dünyasıyla ilgili. ODTÜ gibi bu geleneğin dışında, neredeyse çölde vaha gibi duran tek tük üniversite, fakülte, bölümler var; onların da başlarını yemeye çalışmaları boşuna değil.

Üniversiteye asistan olarak girerken, şöyle düşünüyordum: “ya, ne güzel bir şey; ben kitap okuyayım diye bana para verecekler.” Tabii ayılmam biraz uzun sürdü; kimse kimseye boş yere para vermiyor, her şeyin bir bedeli var. Öncelikle, dışarıdan bakınca çok rahat görünen ama ancak işin içinde olan birinin bilebileceği ağır bir iş yükü, angarya ve bürokrasi. Neyse bunlar işin gerçekliği ile ilgili yönü; ben asıl tüm bunların bana kendimi nasıl hissettirdiğini anlatayım. Öncelikle, kendi bölümüm için söyleyeyim, belki asistanlığımın ilk bir kaç yılı hariç; 20 küsur senedir haftalık ders yüküm 12 saatin altına çok az inmiştir; diğer arkadaşlarım için de durum böyledir. 9 saat ders verebildiğimiz dönemler kendimizi çok şanslı hissederiz (9 saat ders için hazırlık yapmanız gereken zamanı öğretmenlik ya da hocalık yapanlar bilecektir). Eğer bir aile geçindirmek durumundaysanız ve aileden zengin değilseniz vs. bir de tüm bunların üstüne yapmak zorunda kaldığınız ekstra işleri koyun; benim durumumda bu çeviri, İngilizce dersidir vs. derken enerjinizin tükendiğini ve konsantrasyonunuzun bin parça olduğunu hissedersiniz. Zamanla vermeniz gereken derslerin dışında pek bir şey okumaya vaktiniz kalmadığını görürsünüz. Daha okunacak kitaplar, seyredilecek filmler vardır, yetişemezsiniz. Hele bunlar üzerine konuşacak, ya da uzun uzun düşünecek vaktiniz ve öyle bir ortamınız yoktur. Bir dönem karşı komşum olan Amerikalı bir hocam; “ya siz ofiste ne kadar çok vakit geçiriyorsunuz, bu saatlerin çoğunu kütüphanede geçirmelisiniz” demişti, hiç unutmam. Kendisi koca bir dönem karşımdaki odada oturdu; o dönem boyunca akademik ya da havadan sudan, toplam ettiğimiz muhabbet süresi herhalde iki saati geçmemiştir. Dersler, sınavlar, okunacak kağıtlar, öğrenci danışmanlığı, bölüme gelen yazılara verilecek cevaplar, yüzlerce kez yazacağınız ama kimsenin umursamayacağını, gelecek dönem yine isteyeceklerini bildiğiniz görüş yazıları, raporlar. Katılmak zorunda olduğunuz komisyonlar, yönetim kurulları, saatlerce süren ama dişe dokunur kısmı on beş dakikaya sığacak olan toplantılar. Her sene yazı iple çekersiniz; yarıda kalmış yazılarınız, tamamlamak istediğiniz, üzerinizde çalışmaktan heyecan duyduğunuz bir projeniz vardır. Ama her yaz yapılması gereken bir şey mutlaka çıkar; ya Bologna sürecine geçiyorsunuzdur, ya başka bir süreçten çıkıyorsunuzdur; yine yazılar, raporlar, toplantılar vs. bakmışsınız yaz bitmiş. Geriye dönüp baktığınızda dosyalarınızda, odanızda, bilgisayarınızda tamamlanmamış yarım fikirler, yazılar, bitmemiş senfoniler mezarlığı görürsünüz. Askerlik yapmış olanlar bilir; ben zemini çim olan bir alanda, çime dökülmüş çam iğnelerini ayıklayıp temizlediğimizi hatırlıyorum. Tabii mantığı sonra öğrendik, ilke şuydu: asker boş kalırsa, aklına türlü şeytanlık gelir; bir şekilde onları meşgul edeceksin. Bugün Türkiye’de sistem üniversiteye çam iğnelerini toplattırmaktadır, aklına şeytanlık gelmesin diye. Daha yenilerde, ben ayrılmaya yakın “performans kriterleri” diye bir şey gelmişti; akademik yükseltme ve atamalarda toplanması gereken puanlara ilgili delinin pösteki sayması türünden hesaplar, bununla ilgili yürütülecek bir sürü bürokratik işlem; hocayı vergi iadesi almak için fiş toplayıp vergi iade zarfı dolduran memura, hani tam da Gogol hikâyelerindeki o memur tiplemelerine indirgeyen bir sistem. Üniversitede katıldığım ve bu konunun konuşulduğu bir toplantıda son temennimi dile getirmiş, “umarım bir gün yapılan işin niteliğini konuşacağımız günler de gelir,” dedikten sonra odayı dolduran sessizlik nedeniyle kendimi orada uzaylı gibi hissetmiştim. Hâlbuki ben ömrüm boyunca belki bir ya da iki yazı üzerinde uğraşmayı seçebilmeliydim.

Derse gidersiniz; kan görmekten korkan ama doktor olmak isteyen birinin durumu gibi, kitap okumayı sevmeyen ama edebiyat bölümüne girmiş öğrencilerin karşısına çıkarsınız. Seçmeli dersinizi (adı üzerinde seçmeli) almış ama sömestr boyunca okuyacağınız kitaplardan bir tanesini bile getirmemiş öğrencilerle karşılaşırsınız. Heyecanla anlatır anlatırsınız; “sorusu olan var mı?” dediğinizde ya koca bir suskunlukla karşılaşırsınız ya da devamsızlık, sınavda ne soracağınız gibi teknik sorulardan başka bir şey gelmez. Tabii, dönem dönem öğrenci profili değişir; bazı yıllar çok iyi ve ilgili, bazı yıllar top atsanız uyanmayacak öğrencilerle karşılaşırsınız. Burada öğrenciyi suçlamanın çok anlamlı olmadığını da biliyorum; sonuçta, öğrenciler üniversiteye varana kadar posaları çıkmış, her türlü heyecan ve ilgileri köreltilmiş olarak geliyorlar. Bazen kendilerine gelmeleri ve uyanmaları, neredeyse mezun olmalarını buluyor. Ama her sene mutlaka, her sınıfta 3-5 tane çok gayretli, ilgili öğrenci çıkar ve siz dersi genelde o öğrencilere anlatırsınız. Geriye dönüp baktığımda, içimde kalacak en büyük pişmanlık böyle öğrencilere ayıracak daha fazla zaman ve enerji bulamamış olacak herhalde. Neyse, bu konu tek başına başlı başına başka bir yazı konusu olabilir. Ama son olarak şunu söyleyeyim; öğrenci olarak da hoca olarak da üniversiteye zamanından önce gelip, gerektiğinden fazla kalıyoruz sanki.


Tüm bunları üst üste koyduğunuzda; bir süre sonra derste kendi sesiniz kendinize yabancı gelmeye başlar. Kendinize, ortama, yaptığınız işe yabancılaştığınızı hissedersiniz. Her ne kadar yanlış bir bilinçle akademiye ve yaptığınız işe kutsal nitelikler atfetseniz de aslında yaptığınız işin montaj bandında, hani Charlie Chaplin’in meşhur “Modern Zamanlar” filminde olduğu gibi, vidaları zamanında ve eksiksiz sıkmaya çalışmaktan çok da farklı olmadığını ayırt edersiniz.

İflah olmaz bir romantiğim. Hayatta yaptığım şeylerde, verdiğim kararlarda, her şeyi “aşkla” yapmaya çalıştım; aşk bittiğinde arkamı dönüp yürüdüm. Akademi ile aşkımızın da aslında epey önce bittiğini, uzun süredir sıkıntılı bir evliliğe dönüştüğünü alışkanlık, zorunluluk, gelecekle ilgili kaygılar dışında beni oraya bağlayan bir şey kalmadığını hissediyordum. Gitme zamanı bu zamanmış.

Yaklaşık bir aydır, Marmaris-Orhaniye’de dağın ve ormanın içinde, denk gelip bulduğum için çok şanslı olduğumu hissettiğim bir evde yaşıyorum. Yola biraz uzakça olmasından ve etraftaki bir iki evin de yalnızca yazdan yaza gelen insanlar nedeniyle şu anda boş olmasından dolayı ayrıca mutluyum. Televizyonu bir aydır bağlatmadım, daha da bağlatasım, bağlatsam bile izleyesim yok. Böylece sabah akşam ekrandan höykürenlere, ya da her akşam yan yana tuvalet ibriği gibi dizilip analiz yapma adı altında alçaklığın tarihini yazan, kötü ceketli adamlara maruz kalmıyorum. Memleket haberlerini internetten takip ediyorum, yetiyor.
Yakınımdaki köy camisinin müezzinin sesinin detone olması ve makam bilmemesi bile keyfimi kaçırmıyor. Geçen gün güneşin altında oturur hocanın okuduğu salayı dinlerken çok garip bir duyguya kapıldım. Salanın sonuna geldiğinde kendi kendime, “şu anda senin adını okuyabilir, çünkü ölmüş ve cennete düşmüş olabilirsin” dedim.

Aşka geri dönecek olursak; mesela bugünlerde yeni aşklarım oğlaklar. Bir iki haftalık sevimli yaratıklar annelerinin yanında, yürüdüğüm patikalarda, geçtiğim bahçelerde karşıma çıkıyorlar. Durup onları seyrediyorum, fotoğraflarını çekiyorum. Onlar da merakla beni izliyorlar. Sonra iki numaralı, küçük kedim, “Pelinsu Kısmet.” (Arkadaşım çoktan Pelin adını verdiğinden, ben de değiştirmek istemeyip ama bir şey eklemek istediğimden ve de bu memlekette rahat etsin diye, böyle modern ve muhafazakâr sentezi bir ad koymuştum). Dostumun Kızılay’da ölmek üzereyken bulup sonra bana hediye ettiği; veterinerin “ölürse çok da şaşırmayın, üzülmeyin” dediği o ufaklık, artık ölmeden önce geldiği kendi cennetinde koşturuyor. Yaşam böyle sürprizlerle dolu; bazen ben mi alıp onu buraya getirdim, o mu beni getirdi diye düşünüyorum. Şimdi sabahtan akşama tavukların, kurbağaların peşinde, vahşi yaşam belgesellerindeki yavru kaplan edasıyla dolaşıyor ama iş zora girdiğinde bir koşu eve kaçıyor. Bütün gün sadece onun bu hallerini izleyebilirim. Oğlakların yanı sıra ona da her gün yeniden aşık oluyorum; yalnızca onu izlemek bile beni çok güldürüyor, sanırım erkekler kendilerini güldüren kedileri seviyorlar ))).

Ev sahiplerim çok yoğun çalıştıkları ve eve doğru dürüst gelemedikleri için evin kurt köpeği Sasha, tavuklar, sebze bahçesi bana emanet. Tabii onlar mutlu, ben mutlu. Sabahları kümesten yumurta almak çocukluğumun köyde geçen yaz tatillerinin en heyecanlı işiydi. Unutmuşum, şimdi oraya aynı yere dönmüş olmak çok hoş bir duygu. Sasha ile orman yürüyüşlerimize başladık, o da çok mutlu. Akşamları hem marulları, soğanları, pazıları, turp otlarını vs. suluyor hem de salata için istediğim kadarını topluyorum. Voltaire’in ünlü “Candide, ya da İyimserlik” adlı eserinde, romanın dünyayı dolaşıp türlü maceraya atılıp, türlü kötülüklere tanıklık ederken kafasındaki bir sürü soruya cevap arayan kahramanı Candide’in son geldikleri yer olan İstanbul’da söylediği, aynı zamanda romanın son sözleri olan cümlesi geliyor aklıma: “Bunlar güzel sözler, ama bahçemize de bakmamız gerek.”

Yıllar önce, daha Almanca öğrenmeye çok dalmamışken, bir kitapta Goethe’nin bir şiirinden bir dize okumuştum ve yıllarca aklımdan çıkmamıştı, buradaki ilk günlerimde yine o dizeyi hatırladım, çünkü onun da zamanı gelmiş. Goethe, “Kennst du das Land, wo die Zitronen blühn?” yani “Limonların çiçek açtığı ülkeyi biliyor musun?” diye soruyordu. Elbette bilmiyordum. Ankara’daki evimde bir türlü yerini bulamayan, neredeyse hiç oturmadığım koltuğu limon ağacının altına çekip oturduğumda, gece vakti yalnızca kurbağa seslerini dinlerken, yine yaklaşık yirmi sene önce alıp şehirde cam balkonun içine astığım ama apartmanda rüzgar vurmadığı için ses vermeyen rüzgar çanları, limon ağacına asılıp şarkılar söylemeye başladığında ve ben geceleri özellikle çıldırtıcı kokan limonun altında otururken bu dize aklıma geldiğinde, her şey yerini buluyor ve ben artık “evet, biliyorum” diyebiliyorum.

Peki toparlayayım, ama edebiyattan ve yazıdan kaçış yok; buraya biraz da onun için geldim zaten. Çok sevdiğim Amerikalı yazar, düşünür, sivil itaatsizlik kavramının babası Henry David Thoreau, Walden gölünde geçirdiği bir yılını anlattığı aynı adlı eserinin ilk cümlesinde şöyle der: “Bilerek yaşamak istediğim için ormana gittim.” Burada “bilerek” diye çevirdiğim, “deliberately ” sözcüğünün aslında buna yakın ama üzerinde düşünülmesi gereken başka anlamları da var: “kasten,” “inadına,” “düşünüp tasarlayarak.” Birbiriyle ilintili bu anlamlar ağının gelip dayandığı ortak nokta alışkanlık, zorunluluk, kanıksama vs. kıskacında geçen yabancılaşmış bir yaşamın ortasına tekrar “iradeyi” ve “arzuyu” koyma düşüncesi yatıyor. Yani sanırım her şey sonunda gelip yine aşka ve yaptığın her neyse heyecanla yapmaya varıyor. Emeklilik ile ilgili sıkılabileceğimi söyleyen ve bunun aslında erken olduğu düşüncesindeki dostlara da şunu söylüyorum: okunacak o kadar çok kitap, seyredilecek o kadar film, dinlenip çalınacak o kadar şarkı, yazılıp söylenecek o kadar söz, bisikletle, yelkenle, yüzerek, yürünerek alınacak o kadar yol, bazen hiçbir yere gitmeden saatlerce bakılacak ormanlar ve dağlar varken ben ancak yetiştirememekten korkuyor ve bu nedenle de saatimi hiç kurmadan gün bitmesin diye erkenden uyanıyorum. Erken emeklilik konusunda da, “vah vah, erken emekli olmuş desinler; vah vah erken ölmüş demesinler” diyorum.

Son sözüm de, geride bıraktığım, özellikle de başta anlattığım nedenlerle üniversitedeki işinden uzaklaştırılmış ya da çeşitli nedenlerle henüz gidemeyen ama ister tedirgin, ister bıkkın, ister mutsuz ama kesinlikle yorgun dostlara. Hepinizi ziyaretime (ama herkesi bir anda değil) bekliyorum. Hatta bakarsınız bir gün buralarda kendi akademimizi kurarız. Ya da kurmayız da, limon ağacının altına üç beş sandalye atarız; sizlerle sandalye attığımız her yer akademi olur. Bu yöre zaten sanatın, felsefenin doğduğu topraklar. Yakınlardaki muhteşem Knidos antik kentine gider, kalıntılara, heykellere bakar ilham alırız. Ama en çok da, aylar önce başladığım ama henüz bitiremediğim bir şiirin öznesi olan o büyülü Knidos fenerine bakarız; belki ışığıyla bize yol gösterir, şu karanlık, çalkantılı denizlerde yolumuzu yönümüzü bulmamıza yardımcı olur. Tüm dostlara selam ve sevgiler.
http://redaktif.info/bir-akademisyenin-veda-mektubu/

Daha fazlası için
Facebook İNSAN 'ı Beğenin
insan
https://www.facebook.com/insaninsanca1/