<script async='async' src='//pagead2.googlesyndication.com/pagead/js/adsbygoogle.js'></script> <script> (adsbygoogle = window.adsbygoogle || []).push({ google_ad_client: "ca-pub-6864254610282912", enable_page_level_ads: true }); </script> insaNews: CHP'li İlhan Cihaner: Parlamentoyu boykot etmeliyiz

6 Mayıs 2017 Cumartesi

CHP'li İlhan Cihaner: Parlamentoyu boykot etmeliyiz





CHP'li İlhan Cihaner: Parlamentoyu boykot etmeliyiz
Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) İstanbul Milletvekili İlhan Cihaner, CHP Mersin Milletvekili Fikri Sağlar ve Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu arasında yaşanan tartışmalara dair açıklamalarda bulundu.
Gazete Duvar'da İrfan Aktan'ın sorularını yanıtlayan Cihaner, "kazan kaynadı" eleştirilerine katılmayarak eski Genel Başkan Deniz Baykal'ın Abdullah Gül çıkışına ilişkin olarak da, "Tabii ki herkes fikirlerini söyleyebilir. Ama içerikte de çok büyük sorunlar var. Deniz Bey’in Abdullah Gül’ün geçmişteki performansını da göz önünde bulundurarak bu profili kesinlikle dışlaması beklenirken, o ismi ima etmesi, sanki onu önermiş gibi algılandı. Bu da 16 Nisan’da ortaya çıkan dinamizme bence önemli ölçüde zarar verdi" dedi.

16 Nisan başkanlık anayasası referandumuna ilişkin özeleştirisinin ne olduğuna yönelik soruya ise Cihaner, "16 Nisan sonrasını iyi yönetemediğimiz açık. Bir kere Hayır mücadelesini sokakta verdiğimiz halde, toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkının gerçekleştirilme zemini sokak olduğu halde, partinin kurumsal kimliğinin sokakta olmayacağına dair açıklamaları çok yanlış buluyorum. Çünkü böylece, ileride politik özne haline gelebilecek, Gezi sonrası evine çekilmiş ve Türkiye’nin geleceğini oluşturan dinamizmi bir kez daha küstürdük. Bu kabul edilebilir bir şey değil. Sokak özgürlüktür. 16 Nisan sonrasındaki protestolarda tek bir şiddet hareketi olmadı. Tam da iktidarın yapmak istediği gibi sokağı suçla birleştirmeye çalışan kriminalizasyona yol açmamalıydık. Bizim birincil hatamız buydu" diyerek yanıt verdi.
Gazete Duvar'da yer alan İlhan Cihaner söyleşisinin tamamı:
CHP’de kazan kaynıyor mu?

Kastınız Deniz Baykal ve Fikri Sağlar’ın açıklamaları mı?
Evet.
Bunlar zaten öteden beri parti içinde üstü örtük veya açık tartışılan şeylerdi. O açıdan kazan kaynadı demek doğru değil ama yaşanan her neyse, çok yanlış.
Yanlıştan kastınız Baykal ve Sağlar’ın açıklamaları mı?
Tabii ki herkes fikirlerini söyleyebilir. Ama içerikte de çok büyük sorunlar var. Deniz Bey’in Abdullah Gül’ün geçmişteki performansını da göz önünde bulundurarak bu profili kesinlikle dışlaması beklenirken, o ismi ima etmesi, sanki onu önermiş gibi algılandı. Bu da 16 Nisan’da ortaya çıkan dinamizme bence önemli ölçüde zarar verdi. Tarihin çok dinamik bir sürecindeyiz ve bu süreci kavrayacak, yönetecek politikalar tartışılmalıyken kişiler tartışılıyor. CHP’nin içinde çok daha güçlü bir politik kaynaşma da var. O politik kaynaşma çok faydalı. Türkiye’nin temel meselelerine nasıl yaklaşılacağını, yeni dünya ve yeni güç dengelerinin nasıl algılanıp buna karşı nasıl tutum alınacağını tartışmalıydık. Hatta belki partinin programına dair tartışmalar yürütmeliydik.
‘ABSÜRT BİR ÜLKEYİZ’
Fikri Sağlar’ın disipline sevk edilmesini nasıl yorumluyorsunuz?

Umarım Parti Meclisi’nde oylanmadan bu iş çözülür ve parti, gerçekten tartışması gereken konuları tartışır. O konular da Ortadoğu’daki siyasi gelişmeler, Türkiye’nin içinde bulunduğu hal, ekonomik durum, Fethullahçı yapılanma, sandığımızdan daha fazla Türkiye’nin başını ağrıtacak göçmen politikaları, eğitim, yargı… Yargısı çökmüş bir ülkeyiz. Temel hukuk kavramlarının bile tedavülden kalktığı, absürt bir ülkedeyiz. Bunlara dair çözüm setlerini tartışmamız gerekir.
Kılıçdaroğlu’nun siyaset biçimi tam da bu tartışmaları engellemiyor mu? Parti içindeki münakaşaların sebebi de bu değil mi?
Yeni bir parti içi tartışma hattı açmak istemiyorum. Çünkü bunun mücadelesini biz zaten içeride veriyoruz. Ama Türkiye siyasetindeki egemen sağ politik algı ve yönetici konumundaki kişilerin otoriteleri nedeniyle kayıt dışı bir siyaset sorunu yaşıyoruz. CHP de bundan payını alıyor. Fakat bence bunun şu an ikincil konumda kalması lazım. Kayıt dışı siyasetin ortadan kalkması, şeffaflaşmanın sağlanması lazım. Siyasi partiler de temsil ettikleri tabanın kaygılarını öncelik almalı. Eğer siyasi partiler belli çıkarlar çerçevesinde oluşmuş örgütlenmeler olarak görülüyorsa, tabanla parti arasında bir bağ olması lazım. Bu bağ şeffaf olmazsa, siyaset sürekli kriz üreten mekanizmaya dönüşür. Şu anda tüm partilerde temsiliyet krizi var.
Temsiliyet sorununun sağ kitle oranının ezici çoğunlukta olmasından kaynaklandığı, sol-sosyal demokrat partilerin bu kitleye erişimi sağlamak için siyasi yaklaşımlarında sürekli zikzaklar çizdiği yorumuna katılıyor musunuz?


Muhafazakârlık belki de kültürel dünyanın bir kısmı. Ama insanların bir de sosyoekonomik sorunları var. Muhafazakâr kitlenin önemli bir kısmı yoksulsa, eziliyorsa, sömürülüyorsa, solun bunun üzerinden bir hat açması lazım. Muhafazakâr olarak kodladığımız ve sola oy veya destek vermeyen kesimlere, aslında yerlerinin solda olduğu anlatılmalı. “Muhafazakârlar dönüştürülemez” deyip onların dilini konuştuğumuz, kaygılarını öncelediğimiz anda, verili durumu kabul etmiş oluruz. Bu da siyasetsizlik ve hatta giderek dünyayı dönüştürme iddiasındaki insanın iflası anlamına gelir. Belki de CHP ve biraz tartışmalı hale gelen yüzde 49’un içine düşmesi muhtemel en büyük sorunlardan birisi bu. Oysa meseleye ezen-ezilen, sömüren-sömürülen perspektifinden, barış, kardeşlik, eşitlik gibi kavramlar üzerinden bakmamız lazım.
‘CHP LİDERLİĞİ OLAĞANÜSTÜ ÖNEMLİ HALE GELDİ’
Siz kişiler üzerinden tartışmak istemeseniz de 16 Nisan itibariyle ana muhalefet partisi liderliği, belki de hiç olmadığı kadar kritik bir rol haline geldi. CHP, referandumun hileli ve gayrimeşru olduğunu savunurken, seçmenin bir kısmı sokağa çıkıp tepki gösterdi. Fakat CHP yönetiminin 16 Nisan sonuçlarını çok kısa süre içinde kabullendiği görüldü. Kılıçdaroğlu’nun Binali Yıldırım’la verdiği kahkahalı pozlar, 16 Nisan sonrası tutumu… Sizce Kılıçdaroğlu’nun liderliği tali bir mesele mi?

Bir kere, baştaki tespitinizi biraz daha açarak sizinle hemfikir olduğumu belirteyim. Türkiye’nin içinde bulunduğu konum, yaşamaya başladığı iç ve bölgesel gerilimler CHP liderliğini artık olağanüstü önemli hale getirmiştir. Eskiden CHP için “başına şu veya bu kişi gelir ama sonuçta bir devlet aklı vardır ve o işi yürütür” denebilirdi. Ama tüm devlet yapısının çözüldüğü ve iktidarın seçimle değişme ihtimalinin hâlâ var olduğu bu dönemde CHP’nin konumu da parti içi tartışmalar da çok önemli. Ama bu tartışmalar kişisel hesaplara, siyasi disiplinin bir memur disiplin hukuku gibi ele alınmasına kurban edilemez.
Siyasi disiplinin memur disiplin hukuku gibi ele alınmasından kastınız Fikri Sağlar meselesi mi?
Somut şeylere girmek istemiyorum ama siyasetteki disiplin memur hukukundaki gibi olamaz. Siyasetçiye, memurmuş gibi “mevzuatta şu yazıyor ve senin yaptığın eylem buna aykırı, o halde şu cezaya çarptırılacaksın” denemez.
16 Nisan sonrasına ilişkin özeleştiriniz nedir?
16 Nisan sonrasını iyi yönetemediğimiz açık. Bir kere Hayır mücadelesini sokakta verdiğimiz halde, toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkının gerçekleştirilme zemini sokak olduğu halde, partinin kurumsal kimliğinin sokakta olmayacağına dair açıklamaları çok yanlış buluyorum. Çünkü böylece, ileride politik özne haline gelebilecek, Gezi sonrası evine çekilmiş ve Türkiye’nin geleceğini oluşturan dinamizmi bir kez daha küstürdük. Bu kabul edilebilir bir şey değil. Sokak özgürlüktür. 16 Nisan sonrasındaki protestolarda tek bir şiddet hareketi olmadı. Tam da iktidarın yapmak istediği gibi sokağı suçla birleştirmeye çalışan kriminalizasyona yol açmamalıydık. Bizim birincil hatamız buydu.
‘RADİKAL BİR KOPUŞLA SEÇİMİ İPTAL ETTİREBİLİRDİK’
CHP bu “hatayı” neden yaptı?

CHP ve genel olarak solun önemli bir kısmında, kendisini sağın aynasında görüp onun argümanlarına göre pozisyonlanmak gibi bir hata var. “Biz böyle dersek acaba oradan nasıl bir tepki gelir” kaygısının belirgin olduğunu düşünüyorum. 16 Nisan sonrasında bu tartışılarak alınmış bir karar olmadığı için, kararı almış olanların zihin yolunu tam olarak bilmiyorum. Ama sonraki parti içi tartışmalardan anladığım kadarıyla, bu protestoların provoke edilip ortaya çıkacak şiddet görüntülerinin yüzde 49 içindeki insanlar tarafından da tepki alması kaygısı belirleyici olmuş. Hatta bazı arkadaşlarımızın “tek bir çocuğun burnu kanayacağına” gibi insani bir tavrı da olmuş.
Ama tam da burada tehdit ve saldırganlığın teşhir edilmesi gerekirdi. Toplanmış, sadece slogan atan ve haklı kaygıları dile getiren insanlar vardı sonuçta. YSK içinde bile bir yargıç muhalefet şerhiyle bu kaygıları somutlaştırdı mesela. O yargıç gibi düşünen 20 milyon insan olabilir. E, yurttaşın tek tek gidip o yargıç gibi muhalefet şerhi koyma şansı olmadığına, toplantı ve gösteri yürüyüşlerinin mekânı da evlerin salonu olmayacağına göre neden “sokakta olmayacağız” diyelim? Her şeyden önce, Hayır sokakta anlatıldı. Tüm CHP’liler 16 Nisan öncesinde sokaklardaydı. Siyaset zaten sokakta gerçekleşir. Yine bir özeleştiri olarak söylüyorum: Mühürsüz oya daha erken tepki göstermeliydik. Bugüne kadar gerçekleşen geleneksel yolsuzluklara karşı bir tedbir gelişmişti. Nitekim o çerçevede yurttaşlarımıza dedik ki, “oyunuzu kullanın, gerisini bize bırakın, güvenliğini biz sağlayacağız.” Mühürsüz oyların neye işaret ettiğini çabucak algılayıp belki de radikal bir kopuşla seçimi o anda iptal ettirebilirdik.
Nasıl bir radikal kopuştan söz ediyorsunuz?
Mesela tüm seçmenlerimizi, sandık görevlilerimizi süreçten çekecek ya da yurttaşları sandık mahallerini işgal etmeye çağıracak daha ileri adımlar atmamız gerekirdi. Çünkü bu kararıyla YSK, hırsızlığın ölçülebilirliğinin bile önüne geçti. Tabii çok net olan hırsızlıklar da var ki, bunlarla ilgili itirazlar kabul edilse bile sonucu belirlemiyor. 216 sandıkta oy kullanma da geçerli oy da Evet de yüzde 100 mesela. Bu sosyolojiyle uyuşmuyor. Dolayısıyla bu seçimin sonuçları meşru değildir. Siyasal iktidarın yönetme yetisini elinde bulundururken ihtiyaç duyduğu rızanın temelinde sosyo-politik ve hukuki meşruiyet vardır. Bu meşruiyet olmadığı zaman yönetemezsiniz. Ve yönetemeyecekler de. Bu bir yere kadar olur ancak.
Nereye kadar?
Türkiye’de insanlar direnme hakkını çok çabuk realize etmiyor. Ama iktidarın seçimle değişmeyeceğine dair şüphe insanlarda belli bir seviyeye ulaşırsa, size oy verenlerin tamamını silahlı milis haline getirseniz bile o ülkeyi yönetemezsiniz. Yönetmenin kökeninde rıza, rızanın kökeninde de hukuki ve sosyo-politik meşruiyet vardır.
CHP ve özellikle de Kılıçdaroğlu’nun 16 Nisan sonrasında rıza göstermeyip sokağa çıkan kesimleri yalnız bırakarak, zora dayalı rızanın tesisinde rol oynadığına dair eleştiri CHP içinden de geliyor. CHP ve yönetimi bu yaklaşımını sürdürdükçe, kendi tabanındaki rıza göstermeyenlerin tepkilerinin görünür olması mümkün mü?
Zaten kişilerden çok parti içindeki politik tutumlara dair tartışmaların öneminin altını bu yüzden çizdim.
‘SAVAŞ TEZKERESİNE EVET DEYİP SOLCUYUM DİYEMEZSİNİZ’
CHP bu tartışmalara açık mı?

Tabii ki, hem de çok güçlü bir biçimde açık. Ama sizin “kazan kaynamaya başladı” dediğiniz tartışmalar bunun önünü kesti. En azından kişisel siyasi serüvenim bağlamında söyleyeyim: 2011’den bu yana çok sık politik gündemler oldu. Arka arkaya seçimler, kurultaylar oldu. Bunlar, bu tarz tartışmalar yapmamıza engel oldu. Ama şimdi yeni bir dünya var ve o dünyada önemi de kırılganlığı da artmış bir Türkiye var. Ve görünürde, yakın zamanda bir seçim de yok. Bizim de olağan kurultayımız var. Sol, sosyalizan, sosyal demokrat değerlerin tamamına dair bir güncelleme ihtiyacını da not ederek söylüyorum, temel çelişkiler üzerinden bir hat açıp, var olan muhalefet dinamiklerinin daha dinamik hale getirildiği, müdahale edici, oyun kurucu bir politika mı yoksa iktidarın izin verdiği alanda yürütülecek bir politika mı yapacağız? Bizim bunu tartışmamız lazım. Sosyal demokratım diyen, programında halkçılık, devrimcilik olan bir parti, örneğin savaş tezkerelerine, dokunulmazlıkların kaldırılmasına “evet” diyemez. Bir yandan bunlara “evet” deyip bir yandan solcuyum diyemezsiniz.

CHP yönetimi “solcuyum” mu diyor?
Bizim programımızda sosyal demokrat vurgu çok güçlüdür. Sosyal demokratlığın, emeğin önünde bir engel, neo-liberal sürece eklemlenmenin enstrümanı olduğuna dair eleştiriye rağmen hâlâ sol şemsiyenin altında değerlendiriliyor. Kimse kusura bakmasın ama programımızda sosyal demokrat deniyorsa, CHP de sosyal demokrat bir parti olmak zorundadır. Dolayısıyla bir sosyal demokrat idam cezasını savunamaz. Göçmen politikalarında ırkçı bir dil kullanamaz. Yurttaşların inançlarıyla ilgili baskıcı bir tutum takınamaz. Sosyal demokrat özgürlükçüdür ama öte yandan laiktir. “Ben laik değilim ama sosyal demokratım ve CHP’de yer alırım” diyemezsiniz. Bu ancak sızmayla olur. Kendini sağın aynasından, siyaseti de halkla ilişkiler meselesiymiş gibi görüp, vitrininize sağda bile tutunamamış birilerini koyduğunuz zaman, bu partiyi için için çürütür. Ayrıca tabanınızı da, farkında olmadan endoktrine etmiş olursunuz.
16 Nisan bağlamında yaptığınız çok sayıda tespit ve argümanı, Gezi protestoları sonrasında sizinle yaptığımız söyleşilerde de dile getiriyordunuz. Yeni bir gençlik, yeni talepler ve yeni bir dil oluştuğunu, siyasetin bunun gerisinde duramayacağını ifade ediyordunuz. Hatta Kılıçdaroğlu da Gezi günlerinde benzer şeyler söylüyordu ama…
Evet, o fırsatı kaçırdık. Ama öte yandan o tepki birikimi daha da arttı, sürdürülemez hale geldi. Bunu çözmemiz lazım. Çünkü siz de çok sık duyuyorsunuz, insanlar ülkeyi terk etmekten, örgütlü yapıları bırakmaktan bahsediyorlar. Böyle bir riskle de karşı karşıyayız. Bu yapıyı süratle yakalamamız lazım. Bunun formu ne olur? Tek bir siyasi partinin altından kalkabileceği bir şey midir, onun da tartışılması lazım tabii.
‘ARTIK UYKU HAPINA TAHAMMÜLÜMÜZ YOK’
Az önce parti programınızdaki sosyal demokrat vurguya işaret ederek “laik değilim ama sosyal demokratım ve CHP’de yer alırım” demenin ancak “sızmayla” olabileceğini söylediniz. Siz ve sizin gibi bazı CHP’lileri sol görüşleriyle biliyoruz ama CHP’nin bütününe baktığımızda esas siz “sızma” veya istisna gibi görünüyorsunuz…
(Gülüyor). Umarım istisna değilizdir! Ben CHP’nin içindeki sol ağırlığın uyuyan bir dev olduğunu düşünüyorum. O dev yakında uyanacak. En azından uyanması için ben elimden geleni yapacağım.
Fakat yönetim sürekli uyku hapı veriyor galiba…
Yok, artık ne uyku hapına tahammülümüz var ne de kaybedecek zamanımız. Tartışmalarımızı süratle bitirmeliyiz. Kurultay süreci de bunun için fırsat olacaktır.
Sizce Kılıçdaroğlu giderse bazı şeyler değişir mi?


Başa dönüyorum; Bu genel başkan gitsin, yerine şu gelsin tartışmasının hiçbir önemi yok. Önemli olan hangi değerleri partiye egemen kılacağınız ve bu devasa örgütü hangi yöntemlerle optimum yöneteceğinizdir.
Tuncay Özkan’ın Selahattin Demirtaş’ı ziyareti çok tartışıldı. Siz Demirtaş’ı ziyaret ettiniz mi?
Hayır ama referandum sürecine denk geldi. Bakalım…
Özkan’ın “Demirtaş’ın sözlerini önemsemek lazım” şeklindeki açıklamasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Ne konuştuklarını bilemiyorum ama Türkiye’nin temel meselelerinden birisi Kürt sorunu ve tutuklu milletvekilleridir. Eş genel başkanların ve milletvekillerinin tutuklanması hangi gerekçeyle olursa olsun kabul edilemez. Keza referandum sürecinde 5 bin HDP’li tutuklandı. Bu büyük bir sorundur. Tutuklamayla bir sonuç elde edilemeyeceğini Türkiye gördü. Tabii ki hendek politikaları, özerklik ilanları eleştirilebilir ama bunun bu tarz tutuklamalarla çözülemeyeceğini de görmemiz lazım. AKP milletvekilleri dahil, tutuklamaları savunanların, bu milletvekillerinin hangi suçlardan dolayı tutuklandığına dair fikirleri olduğunu zannetmiyorum. Bu, tam da Fethullahçı yargının yaptığı gibi suç olgusuyla fiil arasındaki zorunlu bağın ortadan kaldırılması, kimin tutuklanacağına karar verilip ona göre suç uydurulması anlamına gelir. Siyaset yargı eliyle dizayn ediliyor.
‘DOKUNULMAZLIKLARDA PANDORA’NIN KUTUSU’NU AÇTIK’
Kılıçdaroğlu ve bazı CHP milletvekilleriyle ilgili son günlerde Meclis’e gönderilen fezlekeler tartışıldı. HDP milletvekillerine yönelik tutuklama furyasının CHP’ye de sıçraması ihtimali var mı sizce?

Türkiye’de her şey olabilir. İstanbul’da bir duruşma sırasında bir avukat, mahkeme başkanına, “öyle şeyler yaşıyoruz ki, şu anda bir vapur pencereden girip öbür taraftan çıksa, bir-iki saniyelik şaşkınlıktan sonra duruşmamıza devam ederiz” demiş. Hukuk devletini bırakın, kanun devletinin bile söz konusu olmadığı bir fiili durum her alana yayıldı. Eğer bir kişi kendisini milli irade olarak görmeye ve herkes kendisini onun yerine koyarak karar vermeye başladıysa, her şey olabilir. Yeni gelen fezlekeler sıradışı. Bugüne kadarki fezlekeler genelde Adalet Bakanlığı veya Başbakanlık’ta bekletilirdi. Son fezlekelerin buralarda bekletilmeyip doğrudan Meclis’e gönderilmesi, yeni bir şey planladıklarını gösteriyor.
İktidar ne planlıyor olabilir?
Belki hakkında fezleke hazırlanan bazı milletvekillerimizi gözlerine kestirip onların dokunulmazlıklarını kaldırmayı düşünüyorlardır. Meclis’teki çoğunlukları da buna yeter.
CHP’nin dokunulmazlıkların kaldırılmasını desteklemesi…
Tabii, biz dokunulmazlıkla ilgili çok kötü bir performans sergiledik. Pandora’nın Kutusu’nu açtık. Milletvekili dokunulmazlığının kürsü dokunulmazlığıyla sınırlı olması gerektiğini baştan beri söylemiş olmamız, “dokunulmazlıkları referanduma götürürler, ülke daha çok bölünür” kaygısına teslim olmamızı gerektirmezdi. Şimdi, sorumlusu olmadığımız bir siyasi tutumun cezasını belki yıllarca çekeceğiz. Eğer AKP dokunulmazlıkları referanduma götürmeyi düşünüyor olsaydı, götürür ve siyasi riskini kendisi alırdı. Biz de CHP olarak pozisyonumuzu ona göre tarif ederdik. Herkes biliyordu ki bu dokunulmazlıkların kaldırılması projesi muhalefet milletvekillerine yönelikti.
“Ülke daha çok bölünür” kaygısını siyasi iktidar taşımalıyken neden bu kaygının taşıyıcısı hep CHP oluyor?
Kurucu parti olmanın politik figürlerde yarattığı bir duygu bu. “Devlet adına” deniyor ama devlet artık o devlet değil. Bunu, eski devlet iyiydi anlamında söylemiyorum, yanlış anlaşılmasın. Ama Genelkurmay Başkanı’ndan Anayasa Mahkemesi Başkanı’na kadar hepsinin siyasi iktidar tarafından teslim alındığı, hiçbir özerk kurumun kalmadığı bir devlet var artık.
‘ANAYASA MAHKEMESİ MAHKEME SIFATINI YİTİRDİ’
Bu arada Anayasa Mahkemesi’nin KHK’ları inceleyemeyeceğini ilan etmesi ne anlama geliyor?

Bu, mahkeme sıfatını yitirdiği anlamına geliyor. Bu, anayasızlaştırma sürecinin zirvesidir. Anayasanın değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek ilk üç maddesinden en önemlisi, Türkiye’nin bir hukuk devleti olduğuna dair maddedir. Ama AYM mesela hukuk devletini tamamen ortadan kaldıracak bir değişikliği incelemeyeceğim diyor aslında. Oysa eskiden AYM, KHK’ları amaç, süre ve kapsam bağlamında incelerdi.
Nitekim AYM 1991 yılında, dönemin hükümeti tarafından çıkarılan KHK’ları bu üç kritere uyulmadığı için iptal etmişti…
Tabii. Fethullahçı yapılanmayla mücadele için KHK çıkarıyorum diyorsun ama çıkıp kış lastikleriyle ilgili düzenleme yapıyorsun. Veya şu an hiç tartışılmayan, kamu görevlilerinin tamamına, 12 Eylül anayasasının cunta yönetimine tanıdığından daha güçlü dokunulmazlıklar getiriyorsun. KHK’ya göre karar alanlara hukuki, cezai ve mali sorumluluk yüklenemez deniyor.
Kimleri kapsıyor bu hüküm?
KHK çerçevesinde karar alan polisi, valiyi, herkesi! Bu kadar geniş tanımlandığı için de kimin bu dokunulmazlıktan faydalanacağına da fiili iktidar karar verecektir. OHAL uygulamalarıyla ilgili bir komisyon kuruldu ve emredici süre aşıldığı halde henüz faaliyete geçmedi. Mesela orada görev alacaklara da böyle bir dokunulmazlık getirildi. Orada görev alacak biri, görevi kötüye kullanarak husumetle bir karar alsa, ona karşı dava açılamayacak. Üstelik bu dokunulmazlık OHAL süreciyle sınırlı değil, ömür boyu olacak. AYM’nin “KHK’ları incelemeyeceğim” demesi, Anayasa değişikliğinin teklif edilemezlik yasağını incelemeyeceğim demesiyle eşanlamlı. Dolayısıyla AYM’nin hukuk tekniği açısından kıymet-i harbiyesi düştü. KHK’ların eklerinde bireysel işlemler tesis ediliyor, insanlar ihraç ediliyor. Barış İçin Akademisyenler mesela, Fethullahçılık şüphesi dışında ihraç edildi. Bu kadar kötü kullanıma açık bir yetkiyi denetlemeyeceğim derseniz, zaten mahkeme değilsinizdir. AYM başkanı, önüne dava gelme ihtimali varken “buna bakamayız” dedi. Oysa bu bireysel başvurudur. AKP’nin idam sevdası ve “gerekirse Avrupa Konseyi’nden çıkarız” eğilimiyle birlikte düşününce, önümüzdeki dönemde AİHM’in, AYM’yi etkin bir iç hukuk yolu olmaktan çıkarması muhtemeldir.
AİHM’in böyle bir kudreti var mı?
Tabii ki var. Nitekim daha önce örneğin Güneydoğu’daki olaylarla ilgili böyle bir karar verdi AİHM ve iç hukuk yollarının tüketilmesine gerek olmadan başvuruları kabul etti. Ama bu Avrupa açısından da sürdürülebilir değil. Çünkü bu Türkiye’deki yüzbinlerce davanın AİHM’e gitmesi demek ve AB’nin göçmen politikaları şantajıyla teslim alınmış vicdanı işlemeyecek. Bu da Türkiye’nin, insanlığın ortak birikimi olan insan hakları hukukundan kopması riskini doğuracak. Bunu idam için slogan atan yurttaşların da düşünmesi lazım. Bugünkü iktidarın uygulamalarından hoşnut olabilirler ama yarın başka bir iktidarın onların da malına-mülküne el koyup çocuklarını işten atabileceğini ve gidecekleri bir mahkeme kapısının olmayacağını öngörmeleri lazım. Yeni sistem yüzünden her cumhurbaşkanlığı değişikliğinde bu tehlike yeniden oluşacak.
‘PARLAMENTOYU BOYKOT ETMELİYİZ’
Türkiye’ye yukarıdan bakınca hükümetinden MHP’sine, AYM’sinden ordusuna ve yönetiminin yaklaşımına bakınca CHP’sine kadar siyaset ve bürokrasinin bu yeni sisteme ikna olduğu görülmüyor mu?

CHP’nin böyle bir mutabakatta yeri yok ve olamaz. Buna en üst düzeyde karşı çıkarız. Bir yandan meşru değil, bu yetkiler babama verilse tanımam diyeceğiz, bir yandan da bu sistemi sindireceğiz! Ben o yüzden parlamentoda bir boykot pozisyonunun alınması gerektiğini düşünüyorum.
Nasıl bir boykot?
İstifa etmemizin iktidarı bir meşruiyet kaygısına sokmayacağı ve ülkeyi seçime götürmeyeceği belli. Ama iktidar, karşısında mücadele edebileceği bir güç olmazsa boşa düşer. O yüzden onu kendi oyun alanında bırakıp, siyasi sorumluluğu da ona yükleyerek tamamen sahaya çıkmalıyız. Parlamentoda, komisyonlarda, yasa görüşmelerinde kesinlikle bulunmayıp sahada, sokakta çalışmalıyız. Tehdit ve tehlikeleri anlatıp yeni bir Türkiye’nin kuruluşunu şimdiden filizlendirmeliyiz. Aksi halde tutarsız oluruz. Eğer bu meşruiyeti iktidara vermezsek, 16 Nisan sonrası küsen gençliği yeniden yakalayabiliriz.
Sizce CHP’nin öyle bir şansı kaldı mı?
Bu söylediğim yapılırsa, o şans kalmıştır.
‘NURİYE GÜLMEN VE SEMİH ÖZAKÇA’NIN YANINDA OLAMADIK’
KHK’larla kamudan ihraç edilen insanlardan söz ettiniz. Şu anda hayati önemi olan bir mesele var: Nuriye Gülmen ve Semih Özakça, KHK’yla işlerinden atıldıkları için aylardır eylemde. Açlık grevleri de ikinci ayına girmek üzere. Bu konuda herhangi bir çalışma yapmayı düşünüyor musunuz?

Evet, referandum ve parti içi gerilimler nedeniyle çok fazla yanlarında olamadık. Bu konuda şahsen özeleştiri yapmalıyım ama hemen arkasından da topluma dair bir eleştiri yapayım. Açlık grevi insanın elindeki en son varlığıdır. Sivil toplum ve insan hakları örgütleri, siyasi partiler bunu dert edinmelidir. Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın açlık grevinin Türkiye toplumu tarafından dikkate alınması gerekiyor. Ben şahsen bu konuyla daha yakından ilgileneceğim. Ama öncelikle devletin, en azından Sağlık Bakanı’nın ve bu insanları KHK’lara dahil eden kişilerin dönüp bir bakması gerekiyor. Bu insanlar son derece basit bir şeyi, işlerini geri istiyorlar. Kendimi de katarak söylüyorum ki, bu meseleye duyarsız kalınamaz. Ama ne yazık ki, sanki sinir uçlarımız toptan alınmış gibi.

http://www.birgun.net/haber-detay/chp-li-ilhan-cihaner-parlamentoyu-boykot-etmeliyiz-158233.html
Daha fazlası için
Facebook İNSAN 'ı Beğenin
insan
https://www.facebook.com/insaninsanca1/