<script async='async' src='//pagead2.googlesyndication.com/pagead/js/adsbygoogle.js'></script> <script> (adsbygoogle = window.adsbygoogle || []).push({ google_ad_client: "ca-pub-6864254610282912", enable_page_level_ads: true }); </script> insaNews: CIA'nın çektiği Erdoğan CD'sini izledim sanık oldum

12 Ağustos 2017 Cumartesi

CIA'nın çektiği Erdoğan CD'sini izledim sanık oldum




CIA'nın çektiği Erdoğan CD'sini izledim sanık oldum
Odatv olarak başından söylediğimizi tekrar hatırlatalım: Savunmalar iddialar kadar önemlidir.
Suçlamaları manşetlere taşıyan, savunmalara gözünü kapatan medyadan olmadık.
Bugün de olmayacağız.
6 yıldır devam eden Ergenekon soruşturmasında sona gelinmesi sebebiyle sanıklar son savunmalarını yapıyor.
Ergenekon davasında savunmasını yapanlardan biri tutuksuz sanık Hayrullah Mahmud Özgür idi

İşte Hayrullah Mahmud Özgür'ün savunmasının tam metni:


İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanlığı’na
Dosya No: 2009 / 191 
Davacı: ?!
Davalı: Hayrullah Mahmud Özgür
Konu: Ergenekon Terör Örgütü’ne Üyelik
Savunma Tarih: 21 Mayıs 2013
Sayın Mahkeme Heyeti,
Sayın İddia Makamı,
Sayın Sanıklar,    
Öncelikle…
TDK’ya göre “Mütalaa” nedir?! 
isim (müta:laa, l ince okunur) eskimiş Arapça muµ¥la¤a
1. isim Etüt
2. Herhangi bir konu üzerinde ayrıntılı düşünme ile oluşan görüş ve yorum
“Kolordu kumandanlarının fikir ve mütalaalarını bilmek bence pek faydalı idi.” Atatürk
3. Herhangi bir konu üzerinde ayrıntılı bir biçimde düşünme.
Şeklinde ifade ediliyor.
Sayın Mahkeme Heyeti,
I. ve II. İddianame kapsamında Mahkemeniz huzurunda yapmış olduğum savunma, çapraz sorgulamada verdiğim cevaplar baki kalmak kaydıyla, birkaç satırla mütalaa’ya dair düşüncelerimi, iddia makamı ile ilgili mütalaa’mı huzurunuzda evrensel hukuk’a saygı çerçevesinde paylaşmak isterim.
Ergenekon iddianamesi, istihbarat savaşları kapsamında BOP organizasyonunu yapan güç odakları tarafından organize edilmiş bir metindir.
Aradan geçen zaman içinde görüldüğü üzere, Silivri’de görülmekte olan dava kapsamında, çuvallar dolusu konuşma kaydı, dedikodu, iç içe geçirilmiş dava dosyaları üzerinden zaman kazanılmaya çalışılmaktadır.
Ne adına?
Laik rejim’i tasfiye edip, büyük kürt devletini kurmak ve/veya Neo Sevr planı adına!
Yeri gelmişken burada kısaca Neo Sevr Planı dediğimiz o gizli protokol maddelerini hatırlatmak isterim.
Ekim 2004’te POSTACI’da yayınladığımız ve/veya deşifre ettiğimiz o planın bir kısmı bugün hayata geçmiştir; Türkiye ile İran’ı Suriye üzerinden savaştırmayı başarabilirlerse, geriye kalan kısmı da önümüzdeki birkaç yıl içinde hayata geçebilecektir.
ABD ile AB, Türkiye üzerine anlaştı!” başlıklı “Gizli Protokol”ün diplomasi kulislerine sızan maddeleri şöyledir:
A- AB, Türkiye’yi üyelik süreci ile oyalayacak ve dikkatini sürekli AB’ye odaklayacak.
B- Türkiye’nin Ortadoğu’ya yönelik her açılımı AB tarafından Batı’ya yöneltilecek. Türkiye’nin Ortadoğu ve Kafkaslarla olan ilişkisi minimum noktada tutulacak.
C- ABD ve AB; “Rusya, İran ve Türkiye”nin birlikteliğini engellemek için işbirliği içinde olacak. Birlikte hareket edecek.
D- AB, Türkiye’yi üyelik için onurlandıracak ama tam üyelik kapısını aralayarak, geri dönülemez süreçlere girilmesine sebep olmayacak.
E- AB, Türkiye’nin üyeliğini 10 temel şarta bağlayacak.
1- Türkiye, Fırat’ın doğusunda bir Kürdistan Devleti’nin varlığını kesin olarak kabul edecek.
2- Hatay’ın, Adana’nın ve Mersin’in self-determinasyon haklarını tanıyacak.
3- Rum Patriği’nin Ekümenikliği’ni tanıyacak.
4- Ermeni soykırımını ve mağdur Ermeniler’e ya da Ermenistan’a tazminat ödemesini kabul edecek.
5- Laiklikte ısrarcı olmayacak. Eğer bir din adamı kalkar da Halifelik ilan ederse müdahale etmeyecek.
6- Türkiye’nin belediyeler tarafından yönetilmesi yönündeki tüm yasal hazırlıkları yapacak.
7- Tapu kadastro kanunu yeniden düzenlenecek.
8- İslam baskı altına alınacak.
9- Türklük baskı altında tutulacak.
10- Anayasa, Fedaralizme açık hale getirilecek.
F- AB üyeliği ile Türk sisteminin çözülmesi sağlanacak. Türk Devleti’nin Atatürkçülük, üniter devlet, üniter millet gibi kavramları terk etmesi için zorlanacak.
G- AB, Türkiye ile Ortadoğu ve Kafkaslara yönelik operasyon için çalışmayacak.
H- AB anlaşmayı bozarsa, ABD, Almanya’nın Doğu Anadolu, Fransa’nın Güney Anadolu’daki çıkar bölgelerini tanımayacak.
I- Rusya ve Türkiye’deki Avrasyacılık akımı “İsrail, Türkiye, Rusya” ekseni üzerine oturtularak, İsrail tarafından kontrol edilecek.
(Ek 3)
Sayın Mahkeme Heyeti,
Silivri’de görülmekte olan dava’nın hülasası budur!
BOP’eşbaşı AKP ile “Kazan & Kazan” oynayan siyasi & yüksek bürokratik zevat’ın elindeki ‘yol haritası’nda bunlar yazılıdır.
Bu maddeler için “hayal mahsülü” diyenler çıkabilir, o zaman hemen sağlamasını yapalım.
Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir, Güneydoğulu gazetecilere verdiği iftar yemeğinde, medyaya da yansıyan açıklamasında bakın ne diyor:
“Kuzey Irak’ta özerk bir Kürdistan kuruldu. Başşehri Erbil’dir. Kuzey Suriye’de özerk bir Kürdistan kuruldu. Başşehri Kamışlı’dır. İran’da da özerk bir Kürdistan kurulacak. Başşehri Mahabad olacak. Türkiye’de de bir özerk Kürdistan kurulacak. Diyarbakır’ın ismi değiştirilerek ‘Amed’ yapılacak. Başşehir Amed olacak. Bu 4 başşehir Avrupa Birliği’de olduğu gibi yanlarına Ermenistan ve Ürdün’ü de alıp, sınırları da kaldırarak ‘ortak para birimine’ geçecek ve ‘Büyük Kürdistan Birliği’ hayat bulacak.”
Kim söylüyor bunları; Osman Baydemir!
Kim adına söylüyor; Barzani!
Kimin sayesinde söylüyor?!
İnsan zekası ile alay etmeye gerek yok, cevap ortada!
Sayın iddia makamı lütfetmiş binlerce sayfalık mütalaa kaleme almış, bu bağlamda diyeceğim şudur ki:
Sadece ter akıtmak yetmez, neyi neden yaptığınızı her daim bilmek şarttır.
Algı illüzyonu yaşamamak için “Gördüklerinin yarısına duyduklarınızın hiçbirine”!
Sayın iddia makamı Yeni Mahalle’nin “istihbari dedikodular” ı üzerinden bir iddianame hazırlamış, yani duyduğu her şeye inanmayı tercih etmiş.
Ne var ki, yukarıda sıralamış olduğum “gizli protokol”ü yayınladığımız tarih de ortada, o protokolün 2007’den bu yana hayata geçen maddeleri de!
Kimin sayesinde?!
Sayın iddia makamının gündemi “fuzuli işgal”i sayesinde!
Kaldı ki, hükümet yıkmak suç ise 57. Koalisyon Hükümeti’ni (Ecevit, Yılmaz, Bahçeli) başta Kemal Derviş olmak üzere, NATO konseptinde Ömer İzgi, Devlet Bahçeli ile birlikte şu an iktidarda olan BOP’eşbaşı AKP & Gülen iktidarı ve/veya Gül, Arınç, Erdoğan, Şener dörtlüsü yıktı’lar.
Bahçeli, anayasa kitapçığının fırlatılmasının bahane edilip çıkartılan ‘ekonomik kriz’in hemen ardından, Türkiye’yi bir anda kendisi “Başbakan olacak” palavrasına inanıp seçime götürdü, Irak’ta Saddam operasyonuna sıcak bakmayan Ecevit Hükümeti’ni yıkıp yerine, AKP’nin gelmesini sağladı.
Uzan da GP’yi kurdu, 72 günde 7,2’lik oy’la AKP’nin değirmenine su taşıdı, TBMM’nin iki partili olmasını sağladı!
Aynı Bahçeli, şu an görülmekte olan Ergenekon davasının gizli Savcısı Gül’ün uzlaşmadan Çankaya’ya çıkma sürecinde de dublör olarak rol aldı.
Bu durumda Ecevit Hükümeti’ni yıkmak için çete oluşturmaktan “yeni bir iddianame” yazılması gerekecek ise iş’e Kemal Derviş, Ömer İzgi, Devlet Bahçeli, Aydın Doğan, Dinç Bilgin, Cem Uzan, Abdullah Gül, Fetullah Gülen, Recep Tayyip Erdoğan, Çevik Bir, Ceyda Eren, Fatih Çekirge vb isimlerin adlarını yazarak başlanılabilir. 
Hülasa, her hükümet yıkılmak için kurulur, yıkılma vakti geldi ise o iktidarı ayakta tutmaya hiçbir savcı’nın iddianamesinin gücü yetmez.
Hükümetlerin değişmediği yönetim şeklinin adı demokrasi değil, otokrasi ve/veya İmamokrasi’dir!
Tiran’lıktır!
Nokta.
Sayın Mahkeme Heyeti,
Cezayir asıllı Paris’te yaşayan matematikçi Denis Guedj, “Papağan Teoremi” kitabında, özetle “Doğayla iletişim dili matematiktir. Doğayla iletişimi kaybetmiş toplumlar ve topluluklar kaybetmeye, kaybolmaya mahkumdur” der.
‘Finans Kapital’de ise şöyle bir kaide vardır:
“Hiçbir şirketin rate edilen ve/veya derecelendirilen notu, o ülkenin rate edilen notundan daha yüksek olamaz!”
Vehbi Koç ise aynı noktanın altını şu kelimelerle çizer:
“Benim anayasam şudur: Devletim ve ülkem var oldukça ben de varım. Demokrasi varsa hepimiz varız. Memleketimizin ekonomisini kuvvetlendirmek için elimizden gelen bütün gayreti göstermeliyiz. Ekonomimiz güçlendikçe demokrasi daha iyi yerleşir, dünyadaki itibarımız artar.”
Yargı da finans kapitalde yazılı o kaideden bağımsız değildir.
Örnek:
Vatana ihanet’i suç olmaktan Özal çıkarttı!
Ecevit, Bahçeli, Yılmaz ise Apo’yu astırmadı, AB’nin zorlaması ile yasal düzenleme ile koruma altına aldı!
Bu sayede BOP’eşbaşı AKP, PKK; 2002 – 2012 zaman aralığında vatana ihanet etmenin keyfini sürebildi!
MİT “istihbari darbe” üzerinden istediği gibi at oynattı!
Demem o ki; yargı, siyasilerin aldığı karar ve/veya çıkardıkları yasalara göre hareket eder. Hiçbir siyasi dava iç / dış siyasi iklimden bağımsız değildir.
Ülkenin demokrasisi ne kadar güçlü, ekonomisi siyaseti ne kadar dışarı bağımlı olmaktan uzak ise yargı’sı da o kadar bağımsız ve adil’dir, adaletli’dir.
“Neden buradayız, niçin terörist diye yargılanmaktayız?” sorusunun cevabı ortadadır.
AKP iktidarında da uyuşturucu kaçakçısı PKK’lı yöneticilerle iş tutmak, vatana ihanet etmek suç olmaktan çıkartılmıştır.
Bu bakımdan yapılan yargılama “hukuken butlan” ve/veya “yok hükmünde” bir yargılamadır!
22 Temmuz 2007 seçimleri öncesinde “Aman ağzımızın tadı bozulmasın” diye medya üzerinden kampanya yapan, BOP operasyonu kapsamında BOP’eşbaşı ile “Kazan & Kazan” oynayan ‘stratejik akıl’dan uzak işgüzar tayfa’nın eseridir bu dava!
Vehbi Koç’un dediği gibi “Devletim ve ülkem var oldukça ben de varım” denilmiş olsaydı, hadise hiç bu kadar içinden çıkılmaz hale gelir miydi?!
2007’de “Ahmak ıslatan yağmur”dan kaçanlar, 2013’te Acem dolusuna yakalanmazlardı.
Çankaya üzerinden sallanan “Gordion Düğümü” hala çözülmeyi bekliyor.
“Sözde değil özde laik” bir Cumhurbaşkanı’na dünden daha fazla bugün ihtiyaç var!
Abdullah Gül başta olmak üzere AKP’nin ve AKP ile ortak hareket eden Gülen Cemaati’nin, sahte Atatürkçüler’in “Ergenekon davası”ndaki rolü çok açıktır.
Medyaya yansıyan açık bilgiler üzerinden dahi Abdullah Gül’ün bu dava üzerindeki parmak izlerine ulaşmak mümkündür.
Şöyle ki:
17 Mayıs 2006 Danıştay suikastından üç saat sonra, Başbakan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin TBMM’de şunları söylüyor: “Bekleyin ve hazırlıklı olun. Sürprizlere şaşıracaksınız. Gladio tipi bir yapılanma var.”
Başbakan Erdoğan: “Bu iş başörtüsüyle ilişkili değil. Susurluk, Küre, Sauna bağlantıları var. Saldırı iktidarımıza yöneliktir!”
Aynı günlerde Abdullah Gül, Başbakan Yardımcısı ve Terörle Mücadele Yüksek Kurulu Başkanı sıfatıyla Emniyet ve MİT yöneticilerini toplayıp şu açık talimatı verdi:
“Bana anlattıklarınızı delillendirip savcıya da anlatın, hepsi yakalansın, yargılansın.” 
(İsmet Berkan, Radikal, 4 Temmuz 2008)
İddianamelerdeki tüm dayanaksız suçlamalar, Gül’ün bu açık talimatı nedeniyledir. 
“Danıştay saldırısı ile çok sonra İstanbul’da başlayacak olan Ergenekon soruşturması arasında somut bir bağlantı kurulamıyor. Emniyet ilk gün getirip Abdullah Gül’e sunduğu istihbari bağlantıları savcıya sunamıyor, delillendiremiyor.” 
(İsmet Berkan, Radikal, 9 Nisan 2008)
(Ek: 10)
Bu noktada cevabı aranması gerekli doğru soru şu olmalı:
Abdullah Gül, Ergenekon komplosu üzerinden PKK’ya kol kanat gerdiği halde, Türkiye neden aradığı yüksek huzura kavuşamamıştır?!
Reyhanlı saldırısı ortada, kim yaptı neden yaptı?!
Abdullah Gül’ün Reyhanlı’yı ziyaretinden sonra “Hükümet istifa” sloganlarını atan kim, attıran kim?!
AKP hangi mecburiyetlere binaen Suriye üzerinden İran’la savaşa dahil olmak istemektedir?!
Gül’ün Çankaya’daki “görmedim, duymadım, bilmiyordum”a dayalı Silivri performansı ortadadır! 
Ne var ki, iş PKK’ya, Barzani’ye, siyasal kürt hareketine gelince “Çok güzel şeyler olacak” diyen de her nedense aynı zat’tır.
Hülasa:
“Arkadaşlar, bir ülkede namus sahipleri, en az şer ehli kadar cesur olmadıkça, o memleket mutlaka batar!”
İmza: İsmet İnönü
“Eğer bir millet iktidarda bulunan kişilerin şereften, onurdan, ahlaktan yoksun davranışlarını, hırsızlığını yalnızca kendi siyasi görüşünden olduğu için görmezden geliyorsa, o millet erdemini yitirmiştir. Erdemini yitiren millet bir gün vatanını da yitirir.”
İmza: Niccolo Machiavelli
Sayın Mahkeme Heyeti,
“Kaos Teorisi”nde özetle şunlar yazılıdır:
“Düzen, düzensizliği yaratır. Düzensizliğin içinde de bir düzen vardır. Düzen düzensizlikten doğar.”
Bu bağlamda, iddia makamının iddiaları üzerinden derinleştirilen (2007 – 2013 Silivri) kaos ortamı üzerinden şu sonuçlar elde edilmiştir:
1. BOP planı kapsamında başlatılan Ergenekon vb davalar üzerinden İran’la savaşın önündeki takozlar tek tek toplanmıştır. İran sınırımıza düğmesi dışarıda olan “Füze Kalkanı” kurulmuş,” “Patriot” bataryaları yerleştirilmiştir.
2. 2003’te yaşanan 1 Mart Tezkeresi şoku benzeri hatanın tekrarlanmaması için “Yabancı Ülke Tezkeresi” başlığı altında “İran Tezkeresi” önden çıkartılmıştır!
(Ek: 8)
3. BOP’eşbaşı AKP’nin söz verip tutmama alışkanlığı bilindiği için Erdoğan özenle Saddamlaştırılmış, Menderes’leştirilmiştir! İddia makamının oluşturduğu ve evrensel hukuk’u ayaklar altına alan, suçsuzluk karinesini yok sayan andıç’lama sürecinde; Neo 27 Mayıs süreci’nin kapısı aralanmıştır!
4. “TSK sanık, PKK tanık” hale getirilerek, yeni anayasa üzerinden üniter yapı’nın bozulması için gerekli konjonktür yaratılmış, İmralı’daki Apo, Kandil’deki Karayılan muhatap alınmış, Barzani adına büyük kürt devleti kurmak için su özenle bulandırılmıştır! Ayaklar baş başlar ayak yapılmak istenmiştir.
5. Özelleştirme adı altında yapılan yağmalar, sıcak paraya dayalı ekonomi, kredi kartı, ev, araba, tüketici kredisi üzerinden bankalara ipotekli hale getirilmiş vatandaş, çevrilmesi imkansız hale gelen cari açık üzerinden “ulusal bağımsızlığımız”a ipotek konulmak istenmiştir.
Hal böyleyken…
2013 realitesi?!
Enerji bazlı dünyalar savaşında, “enerji boru hatları’nın güvenlik’i” ciddi önem kazanmıştır.
Asimetrik tehdit!?
Her zincir en zayıf halkası kadar güçlüdür, kaidesi de burada da kendini göstermiş, ‘Oyun kuranlar oyun’a gelmişlerdir.
Şimdi AKP kendi içinde harp yaşıyor!
Neden?!
“AKP’nin mecburiyetleri” şu an enerji bazlı dünyalar savaşında enerji boru hatlarının güvenlik’ini tehdit ediyor!
Medya üzerinden vatandaş’ın Acun’landığı bir konjonktürde, iddia makamının iyice araştırılmamış PKK’lı gizli tanık ya da niteliksiz dinleme kayıtlarına dayalı iddiaları üzerinden, Atatürk Türkiyesi ortadan kaldırılmak istenmiş; BOP’ta, ‘Neo Sevr Planı’nın hayata geçirilmesi için uygun imkan, zaman dilimi yaratılmaya çalışılmıştır.
İddia makamı “Bizim böyle bir amacımız yok” diye cevap vermeye çalışsa da netice ortadadır.
Demem odur ki; hukuk devletinde hiç kimse “La yüs’el” olmadığına, olamayacağına göre, iddianame yazanların iddianameleri de yazılacak hale gelmiştir.
Anayasa’ya, hukuk devleti’ne saygılı bir vatandaş olarak demem şudur ki:
Hiçbir şüphem yok ki, aynen sizin aileleriniz gibi benim, bizim ailelerimiz de bizleri; namuslu, vatana millete hayırlı evlatlar olarak yetiştirdi.
Bunun için okuttu, yemedi yedirdi, büyüttü.
Ne var ki, yaşam’da her fani kendi yolunda yürür!
Nefis’liyiz!
Beşer’iz şaşabiliriz!
Hiçbirimiz ergen bebe değiliz, hepimiz de kararlarımızın neticesini bilecek, öngörecek yaşlardayız!
Misal: Kuru fasülye yersen gaz yapar!
Sonra gaz yaptı diye şikayet ediyor isen baklagil familyasını tanımıyorsun demektir.
Hayatın ikinci yarısında “bilmiyordum bana yanlış bilgi vermişler” diyen fani’yi kim ne diye ciddiye alsın?!
Her kim işini yapıyor ise doğru ve kendinden emin olarak yapmalıdır.
Hülasa, kendinden emin bir “Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşı” olarak, hakkımdaki iddialara açık seçik cevap vermek için huzurunuzdayım.
Özetle diyeceğim şudur:
“Düşman kazığı” yoktur “dost kazığı” vardır!
Onun için “O bizdendi, o dediği için doğrudur” diye bir iddia olmaz, olamaz!
28 gün Kütahya’da askerlik yaparken, Başbakan Tansu Çiller’i örtülü ödenek üzerinden dolandıran Parsadan davası ile ilgili gerekçeli kararı yazan heyet’teki hukukçu akranım, devremdi. 
Kendisine sordum, “Neden Çiller’i haklı gösterdiniz, niye böyle bir kararın altına imza attınız?”
Cevap verdi: “Kişiye özel hukuk olmaz! Dosya bize gelir, ismin üstü kapalıdır! Yani isme göre karar vermeyiz, yasalara göre düşüncemizi ifade ederiz! Evet Çiller’in örtülü ödenek’ten para kullanması yanlış olmuştur! Ama bu kanunen değil siyaseten sonuçları olan bir suç’tur! Çünkü, örtülü ödenekten istediği şekilde açıklama yapmaksızın para kullanabilir, yasa maddesi ortada! İşin siyasi yönüne girmeden biz de bu yönde karar bildirdik!”
Ezcümle:
Evrensel hukuk’a göre olması gereken ortada!
Üste isim yazıp altına suç, eylem isnat etmek, hukuk devleti ile adalet’le bağdaşmayan “Amaca giden yolda demokrasiyi de adalet’i de araç olarak gören, kullanan” karşı devrimci bir zihniyet’in ürünüdür.
Kaldı ki, görmek isteyen için Yüksek Yargı’nın siyasi iktidar ve/veya o siyasi iktidarı kullanan, ele geçiren istihbari organizasyonun elinde oyuncak olduğunun en basit ama en ciddi delilidir.
Arthur Schnitzler; “Üç tür politikacı vardır: Suyu bulandıranlar, bulanık suda balık avlayanlar ve en yeteneklileri olan bulanık suda balık avlamak için suyu bulandıranlar” der.
Bu kapsamda, sayın iddia makamının su’yun özenle bulandırıldığı bir ortamda kaleme aldığı anlaşılan, gerçek ile kurgu’nun iç içe geçtiği iddiaları için kısaca söylemek istediğim şudur:
İddia makamı çok zorlasa da “Balık kavağa çıkmaz”!
Aynı suda iki defa yıkanılmaz, neden?
Çünkü o su akıp gitmiştir.
Bu aynı zamanda bir fizik kuralıdır.
Sayın Mahkeme Heyeti,
Tarih: 1 Mart 2003
Tarih: 1 Mart 2013
Aradan 10 yıl geçti.
Bu süre içinde:
Star Medya Grup Ankara Temsilcisi ve Başyazarı
Cem Uzan’ın adamı!
Derin Devlet!
Deli!
Terörist!
İstihbaratçı!
Loser!
Ultra Türk!
Sabah eski yazarı!
İşsiz adam!
Hororist!
Ağırlaştırılmış Müebbet?!
İdam’lık!?
Vb.
Tanımlamalara maruz kaldım.
“Meyve veren ağaç taşlanır” misali takılmadım, inandığım yolda yazıp çizmeye devam ettim.
Şimdi de hakkında ağırlaştırılmış müebbet istenen bir sanık olarak huzurunuzdayım.
İddia makamı’nın kulaktan dolma masal gibi iddialarına gelince, bundan 10 yıl önce Jandarma’da yapılan bir görüşmeyi dava konusu yapmışlar!
Allah’tanki yapılan görüşmenin kaydı var, tekrar tekrar izlemek mümkün!
Bu kapsamda:
1. Jandarma’daki görüşmede darbe vb konular gündeme gelmedi! Sadece Erdoğan’ın ABD Başkonsolosluğu’nda Zapsu ile birlikte yaptığı görüşmenin kaydıyla (50 milyon dolarlık CD) ilgili birkaç soru soruldu. Hükümeti yıkıyor musunuz, CD’yi aldınız mı?! 
2. İddia makamı Jandarma’da kaydedilen görüşmenin tamamını izlemiş mi, izlememiş ise neden parça parça iddianame’ye yerleştirerek kafalarda soru işareti yaratmaya çalışmaktadır!?
3. Sayın iddia makamı “İkinci İddianame”yi nerede ise Jandarma’da yapılan görüşmeye ayırmış! Orada, İsmail Yıldız yerel seçimlere dair sohbet açmasa iddianameye girecek satırları yok!
Kur’anda (Nisa 43) bir ayet vardır; “Sarhoşken namaza yaklaşmayın!” diyor.
Görüldüğü üzere “Sarhoşken” kısmını attığınız an anlam değişiyor.
Sayın Savcı heyetinin iddialarını çürütmek için Jandarma İstihbarat’ta yapılan ve JİT tarafından kayda alınan görüşmenin CD kaydının tamamını izlemek iddiaları çürütmek için yeterlidir!
Kaldı ki, bu kayıtların bir kopyasının neden emekli olduğu halde Şener Eruygur’da bulunduğu ve kendisini gözaltına almaya gelen polis tarafından yakalanmasını sağlandığı da bir başka cevaplanması gereken basit soru’dur!
CD izlendiğinde orada darbe görüşmesi değil, CD’ye sahip olup olunmadığı konusunun kibarca sorgulandığı görülecektir!
Kim adına!?
Jandarma Genel Komutanı adına!
Eruygur kim adına soruyor!
Hilmi Özkök adına!
Neden?!
Çünkü; 1 numaradan izinsiz görüşme yapamaz!
Niçin?!
Hükümeti zora sokacak şantaj’a dair bir şey var ise bunu bilmek ve uyarmak Genelkurmay Başkanı’nın görevidir!
Niye?!
“Ulusal güvenlik” gerekçesiyle!
Şantaj’a maruz kalan bir Başbakan’a dış güçler ‘ulusal güvenlik’i zora sokacak her şeyi yaptırabilir.
Kaldı ki, Neo Sevr planı’nı madde madde yukarıda sıraladım.
Bu arada, Levent Ersöz Paşa’nın bilmiyorum dediği Şener Eruygur’un emekli olmadan önce lojmanında yapılan görüşmeye gelince:
Görüşme reeldir.
MİT, Emniyet tarafından takip edilmiş, kayda alınmıştır.
Jandarma’nın da bilgisi vardır.
2004 YAŞ’ında da bu konuyu Hilmi Özkök, Çevik Bir Paşa’nın arkadaşı Eruygur’un yüzüne karşı sormuştur:
Neden star’ın eski Ankara temsilcisi ile görüştün?!
CD’yi elde etseydin ne yapmayı düşünüyordun?!
Amacın neydi?!
Vb.
Sorular ortada, cevaplar da!
İfadem sırasında altını çizdiğim üzere; Çevik Bir’in omuzdaşı Eruygur, 2004 YAŞ’ında CD’ye sahip olup Yaşar Büyükanıt’ı tasfiye etmek istemiştir!
Geçmişte söylediklerimi burada tekrar edip, kimseyi sıkmak istemem.
O gün ne söylediysem ayniyle vakidir.
Sayın Mahkeme Heyeti,
50 milyon dolardan pazarlanan bir CD orta yerde dururken neyin darbesi, neden darbe niçin darbe?!
Bu arada, izinsiz veri kaydetmek suç ise sayın iddia makamı hemen CIA hakkında da bir fezleke hazırlasın, bassın ABD Büyükelçiliği’ni, çünkü veriyi kaydedip pazarlayan, aracılar kanalı ile pazarlatan adres orası!
Sayın iddia makamının şahsıma dönük iddialarını somutlamak ve/veya elini kuvvetlendirmek için bir başka izinsiz yapılmış veri kaydından da kısaca bahsedeyim:
Sırdaş Hesap?!
Yer: Ankara
Zaman: 2005’in ilk çeyreği!
Görüşme, ABD’nin Ankara Büyükelçisi Edelman ile Başbakan Erdoğan arasında geçmektedir.
Görev yaptığı her ülkeyi karıştırması ile ünlü Büyükelçi, oturduğu yerden, küstahça bir tavırla, “Şöyle buyurun” diye yer gösterir.
Başbakan, yapılan saygısızlığı anlayacak durumda değildir.
Hemen konuya girer.
Heyecanla “Sayın Büyükelçim, acil görüşmem lazım diye haber yollamışsınız, konu nedir?” diye sorar.
Büyükelçi buz gibi bir ses tonu ile önünde duran dosyayı muhatabına doğru itekleyip, “Lütfen sessiz olup, şu dosyayı inceleyin” der.
Dosyada, Başbakan’ın, 5 farklı hesapta yer alan, 7 milyar dolarlık “gizli serveti”nin belgeleri yer almaktadır.
(Bu ifadeler daha sonra adı WikiLeaks konulan belgelerde de kısmen yer aldı.) 
Başbakan, kendisinden istenileni yapar ve sessizce dosyayı incelemeye başlar.
Büyükelçi ise bu arada direkt konuya girer:
“Sayın Başbakan, eğer dediklerimizi yaparsanız, bu ‘Sırdaş Hesap’ınızdan hiç kimsenin haberi olmaz!”
Başbakan bu sözlere “olur” anlamında başını sallayınca, Büyükelçi hemen önünde duran kağıttan, BOP’çular adına isteklerini tek tek sıralamaya başlar:
1- Türkiye, ABD’nin, “İncirlik’teki Üssü”nü istediği gibi kullanmasına ses çıkarmayacak!
2- Ülkeniz, Kıbrıs’ta inisiyatifi ABD ve AB lehine devretmeyi kabul edecek!
3- Ülkeniz, Kuzey Irak ve Irak’taki çıkarlarını, İngiltere, İsrail ve ABD’ye devretmeyi kabul edecek!
4- Ülkeniz, ülkem, Afganistan’ı terk edeceği için bizim yerimize hedef haline gelmeyi kabul edecek!
5- Ülkeniz, içerde Kürt sorununun nasıl çözümleneceğine ilişkin inisiyatifi tamamıyla İsrail, ABD ve İngiltere’ye devredecek!
Sayın Başbakan, buna karşılık ABD, İsrail, İngiltere üçlüsü, sizin servetinizle ilgili bilgileri kamuoyuna sızdırmamayı taahhüt eder! Teklifimiz budur, ne diyorsunuz?”
Tüccar politikacı, başını yavaşça incelediği dosyanın üzerinden kaldırıp, gözlerini Büyükelçi’ye doğru çevirir.
Dudaklarını büzüp, başını sallayarak “Tamam anlaştık” der.
Bu arada kendisine şantaj yapan Büyükelçiye de “sus payı” vermeyi ihmal etmez.
Ne var ki, çok kısa bir süre sonra, “Başbakan’ın sırdaş hesabı” üzerinden şantaja maruz kalan ülkenin “Askeri istihbarat birimi”, bu çok özel görüşmeyi “İstihbarat paylaşımı” kapsamında (Pentagon üzerinden) deşifre etmeyi başarır.
Bunun üzerine, hemen Büyükelçi’nin bağlı olduğu okyanus ötesi ülkenin başkenti ikaz edilir; “Açığa düştünüz, bir tatsızlığa yol açmadan tez vakitte, adamınızı geri çekin!”
Açgözlü Başbakan’ın aldığı rüşvetler yüzünden, neredeyse ülke bir maceraya sürüklenmek üzeredir!
Büyükelçi’nin bağlı olduğu ülke, bir süre, bu isteklere olumlu cevap vermek istemez.
Bunun üzerine art arda Büyükelçilik binasının dibinde ses bombaları patlar!
Üst düzeyde bir asker, havalimanında yere düşen silahtan çıkan kurşun ile kaza sonucu yaralanır!
Buna benzer talihsizlikler peş peşe sıralanmaya başlayınca, okyanus ötesi ülke, en sonunda anlar ki, hiçbir şey düşündüğü kadar basit değil!
Başbakan atamak ya da Başbakan’ı satın almak sorun çözmüyor!
Diplomatik gerginlik, şantaj yapılan ülkenin Cumhurbaşkanı’nın yapacağı Suriye ziyareti üzerine patlak veren “demeç krizi” bahane edilerek “Büyükelçi”sini geri çekmesi ile son bulur.
Okyanus ötesi ülke, bu yüzden bir süreliğine, şantaj yaptığı ülkeye Büyükelçi atamaz değil, atayamaz!
(30 Ocak 2006, Alaturkaonline, Hayrullah Mahmud)
(Ek: 7)
Sayın Mahkeme Heyeti,
Görüldüğü üzere bu ve benzeri yazılar üyelik istemeyen, açık sitelerde imzam ile yayınlanmış, buna karşılık ne yalanlanabilmiş ne de dava konusu olmuştur!
Neden?!
CD’yi dikkatle izleyerek yazınca böyle oluyor!
Yazanda da okuyanda da “Oradaymış hissi” uyandırıyor.
Görüldüğü üzere burada anlattıklarım, Ak MİT’in senaryosuna katkı yaptığı Kurtlar Vadisi filmine ve/veya iddianameye sokuşturduğu iddialara benzememektedir.
Anladığım kadarı ile AKP yüksek demokrasisinde “Vatana ihanet etmek, rüşvet almak vermek suç değil” ama ihanet kaydını izlemek, izlediğini söylemek, anlatmak suç?!
Oksimoron?! 
isim Fransızca oxymoron
isim İki zıt anlamlı kelimenin bir arada kullanılması
İsmet Paşa’nın deyişi ile “Hadi canım sen de!”
50 milyon dolara satılmak istenen o CD’nin içinde yer alan görüşme kaydı, Neo Sevr planını içermektedir!
O maddelerden hangilerinin hayata geçtiği de gün gibi ortada!
Kaldı ki, Pamukova davasında da ortaya CD, fotoğraf vb belge koymadan sırf bilgi üzerinden savunma yaptım.
Evrensel gazetecilik kuralları gereği ve/veya yaygın olarak ABD medyasında da kaynak sağlamsa haberi yazarsın, ihtiyaç hasıl olur ise görüntü ya da ses kaydı, yazılı belge’yi paylaşırsın.
Muhataplar şikayetçi olmadıkları halde iddia makamının gayretkeşliğine anlam vermek mümkün değil!
Nasreddin Hoca’nın dediği gibi “Hırsızın hiç mi kabahati yok!”
İstihbarat da aynen gazetecilik, yargıçlık, doktorluk vb başka meslek grupları gibi bir uzmanlık alanıdır.
İşimiz karanlıkta kalmış kirli tezgahları ortaya çıkarmak, gerekirse bu uğurda can vermek!
Yaşamda temel kural: Çıraklığını yapmadığınız hiçbir işin ustalığına soyunmayacaksınız!
Terfi, devre usülü istihbarat, gazetecilik, savcı’lık, hakim’lik olmaz, her daim liyakat esastır!
İstihbarat dünyası derin kuşku, uzmanlık üzerine kurulu bir meslek koludur.
Her an için satış olabileceğinden herkes herkesi izler.
Levent Paşa, asker olduğu için üstünü yani Şener Paşa’yı izlemeyi saygısızlık, emre itaatsizlik olarak düşünmüş olduğunu, bu yüzden bu konuya girmek istemediğini var sayıyorum.
Misal, o dönem star’ın Medya Grup Ankara Temsilcisi idim.
Can Ataklı’nın talimatı ile AKP’ye karşı “Direniş” başlattık.
Medyatik açlık grevleri yapıldı!
TMSF yönetime el koydu.
Bizi nasıl işten atacaklarını kara kara düşünüyorlardı!
Bu sırada Erdoğan da Başbakanlık’ta “Kim Hayrullah Mahmud’un yerine temsilci olmak ister?” diye gazeteciler arasında anket yapıyor, Zapsu ise temsil gideri adı altında alınan meyve faturaları üzerinden şahsıma şantaj yapmaya çalışıp “susacaksın” diyordu! 
Zapsu’nun dürtmesi ile Ertuğrul Özkök’ün Hürriyet’i ve Ufuk Güldemir’in HaberTürk’ünde maaş bordrom ikiyle çarpılarak yayınlandı!
Tirajikomik!
Kafa bu kafa!
Medya Grup Başkanı Can Ataklı araya girdi, TMSF yetkililerine gidip “Merak etmeyin ben Hayrullah Mahmud’u işten atarım” dedi ve attı.
Yani beşerdir şaşar, satar!
O da öyle yaptı, önce sattı sonra attı!
Sonrasında ne oldu, Can Ataklı 14 ay kadar daha star yönetiminde kaldı, sonra onu da kovdular; duyduğum kadarı ile şimdi stand-up yapıyormuş.
Üstünün ne yaptığını her daim bilmek zorundasın!
Değerli Türk Subayı tanımaktan onur duyduğum Levent Ersöz Paşa’nın da savunması’nda dediği gibi “İtimat kontrole mani değildir.”
Her daim kontrol şart!
Bu arada Jandarma’dan gelen ilk görüşme talebi ve red cevabım sürpriz değil!
Şenkal Atasagun da MİT Müsteşarı iken Ankara Temsilcileri’ni davet etmişti.
Gitmemiştim.
O dönem Cumhuriyet’in Ankara Temsilcisi olan Sayın Mustafa Balbay ve diğer temsilciler de buna şahittir.
Ayrıca ek 1’de bu konu ile ilgili bir habere yer verilmiştir.
Sayın Mahkeme Heyeti,
Madem 2003 yılı yargılanıyor, o halde 1 Mart 2003 tablosunu kısaca hatırlayalım:
1 Mart Tezkeresi, yani II. Tezkere TBMM’den geçmemiş!
İngiliz Kraliçesi’nin göğsüne at nalı büyüklüğünde nişan taktığı Abdullah Gül Başbakan, Bülent Arınç TBMM Başkanı!
Melih Gökçek ise değişmez belediye başkanı!
(Bu arada Gökçek medya kuracak parayı nereden buldu neden hiçbir savcı merak etmez?
Siemens’ten rüşvet alan belediye başkanları her yerde sorgulanırken, neden Türkiye’de sorgulanmaz?
Bu iddianameyi yazan cesur savcılara buradan suç duyurusunda bulunayım, bakalım işlem yapacaklar mı, Gökçek’i sorgulayacaklar mı?!
Sözde muhalif gazeteciler de bu sorunun cevabını merak etmedikleri için Beyaz Tv’ye koşup program yapıyorlar, Gökçek’in kanalından AKP’ye muhalefet yapıp Erdoğan’ı yıkacaklar, BOP operasyonuna son verecekler! 
Neydi o söz, Allah’ım sen beni dostlarımdan koru, ben nasılsa düşmanlarımla başa çıkarım!”)
2003’te Erdoğan deseniz genel başkan ama başbakan değil!
Zapsu üzerinden ABD’ye Genelkurmay Başkanı Özkök ile arasını yapması için rica mektup’u yazıyor.
(Ek 9)
Erdoğan, Edelman’ın YSK’yı ziyareti sonrasında, Siirt üzerinden, Jet Fadıl’ın yerine TBMM’ye girip Başbakan yapılıyor.
Şu an Suriye / Esad üzerinde olduğu gibi o günlerde de Irak / Saddam üzerinde kıyametler kopartılıyordu!
Kimyasal silah lakırdıları gırla gidiyordu!
Ne çıktı, koca bir istihbari palavra!
Asılan asıldığı ile kaldı, yakılan yıkılan bir ülke ise bataklık oldu!
Bir taşı çekiyorken, ya altından ne geleceğini bileceksin ya da yerine ne koyacağını!
Bilmiyor isen Saddam sonrası Irak olur! 
Hal böyleyken…
3 Kasım 2002 gecesi gazetedeydim ve Sabah’ta, seçim sonuçlarını “Anadolu İhtilali” diye manşetten vermeye hazırlanıyorlardı.
Eğer bu bir ihtilal ise bu ihtilal’i perde arkasında hazırlayanlar ve o ihtilal’cilerin bir eylem planı olmalıydı!
AKP, NATO konseptinde BOP operasyonu kapsamında iktidar yapıldı!
Devlet Bahçeli’nin ülkeyi bir anda seçime götürmesiyle bu kaotik süreç başladı!
Bu bağlamda her ihtilal önce kendi evlatlarını yer kaidesi gene işledi.
Aldığı 7,2’lik oy oranı ile AKP’ye TBMM’de iki katı milletvekili çıkarma ve kendi başına yasa yapma gücü verdi, böylece GP ya da Uzan Grubu ilk olarak operasyona uğradı.
Neden?!
1 Mart Tezkeresi’nin ilk faturası Uzan Grubu’na kesildi!
Uzan Grubu, Sezer Çankaya’dayken, MGK Kararı ile operasyona uğradı! 
İmarbank, Adabank, Star Medya Grubu, Enerji şirketleri, Telsim vb. 
Niçin? 
Aynı zamanda elinde bulundurduğu banka, medya, enerji, GSM şirketi, siyasi parti üzerinden “Ulusal Güvenliği” tehlikeye sokmaktan!
Niye?!
Perde arkasında AKP’yi ayakta tutan ayaklardan birine vuruldu.
Her devletin kendi taşıma gücüne göre şirketler için koyduğu bir boy çıtası vardır!
Bu çıta ABD’de 5 milyar dolardır!
O çıta geçildiği an ABD’de Enron, Rusya’da enerji oligark’larında olduğu gibi hızar çalışmaya başlar.
Hiçbir devlet, devlet içinde İngiliz, Alman, İsrail vb istihbarat teşkilatları tarafından idare edilen şirket, cemaat, siyasi organizasyona izin vermez!
Bir süreliğine verse dahi, bulduğu ilk fırsatta o yapıyı tasfiye eder.
Uzan Grubu zamansız kurduğu parti üzerinden AKP’yi “mutlak güç” haline dönüştürdüğü için operasyona uğradı!
Uzan’a kim vurdu?!
Yol boşaltıldığı ve/veya Uzan Grubu sorunu anlamayı reddettiği için 1 Mart Tezkeresi üzerinden hasar alan ABD vurdu!
Sonra intikam için 11 Türk askerinin başına çuval geçirildi, bu da işlerin iyice içinden çıkılmaz hale gelmesine yol açtı!
Böylesi bir ortamda Uzan Grubu neden operasyona uğradı, sorun nasıl çözülür diye Ankara’da kapı kapı dolaşıp görüş aldım.
Kimin talimatıyla, star Tv  Haber Genel Yönetmeni Can Ataklı’nın talimatıyla!
Yani “Asker darbe yapacak Cem Uzan’ı da Başbakan yapacaklar” diyen kişi ben değilim, o dönemde star gazetesi’nin genel yayın yönetmeni olan Fatih Çekirge!
Hani şu Abdullah Gül’ün yanından ayrılmayan, Fehmi Koru’nun da Melih Gökçek’in de çok yakınındaki isim!
Çekirge’nin yazı işleri müdürü Yılmaz Özdil, Ankara Temsilcisi ise Murat Çelik’ti!
Neden bunları anlatıyorum, o dönem 28 Şubat’ın sivil paşası Çekirge’nin ekibinin yaptıkları, bana mal edilmeye çalışıldığı için!
2003 yılının Nisan sonunda SESAR Başkanı İsmail Yıldız ile tanıştım, görüştüm.
Yıldız kim, Özal başta olmak üzere birçok siyasiye danışmanlık yapmış bir isim!
Aynı zamanda ulusal güvenlik danışmanlığı yapacak kadar derin bilgi ve tecrübeye sahip bir beyin!
Kendisini tanımış olmaktan da her daim onur duyarım.
Hastalığı için de acil şifalar dilerim.
Bu ülkenin her daim onun beynine ihtiyacı var!
Hal böyleyken…
SESAR’ın Uzan Grubu’na vermiş olduğu sorun çözme ve/veya yol haritasını medya grup başkanı Ataklı ile paylaştım.
Neden?!
Ataklı’nın milyar dolarlık bir sorunu siyasi iktidara anlatarak çözmek gibi bir iddiası, milyon dolarlık ihtirası vardı.
Kaldı ki, 2 milyar dolarlık sorunun yüzde 10’u dahi 200 milyon dolar ederken, Ataklı’nın bu düşüncesinin kaynağı nedir bugün de anlamış değilim.
Sabah’tayken de, Etibank’a el konulması sürecinde “neden bana bırakmadınız, ben anlatsaydım, sorun çözülürdü” bakış açısına sahipti, Zafer Mutlu’ya da bu yüzden kızgındı, sonrasında “Amiral battı” diye bu bakış açısını anlatan bir söyleşi kitap çıkarttı!
Yani bu ifadelerin sahibi ben değilim kendisi!
Özel bir şeyi faş ediyor da değilim, mevcut bilgiyi konunun net olarak anlaşılması için paylaşıyorum!
Ataklı aynı iddiasını star’da da devam ettirdi.
Bu konuyu burada kesiyorum.
Ek 2’de Aksiyon dergisinde, “Kırmızı Bülten’e Uzan’an Hikaye” başlığı altında yayınlanmış (MİT ve Alman istihbaratı tarafından örülmüş) bir haber analiz var!
Dilerseniz, ihtiyaç duyarsanız daha fazla bilgiyi oradan okuyabilirsiniz.
Bunca detayı şunun için anlattım:
Levent Paşa’nın dediği gibi Hayrullah Mahmud ve İsmail Yıldız arkadaş!
Uzan Grubu için SESAR’ın vermiş olduğu bir teklif var!
SESAR’a inisiyatif kullanıp star’da köşe açan da benim.
Cem Uzan da SESAR’la anlaşma yapmadan o teklife binaen birçok görüşme yapmış sorunu çözmek için ama çözememiş!
Kadir Topbaş’ın, Bülent Eczacıbaşı’nın evinde Erdoğan’la “milyar dolarlık diş kirası” üzerinden yapılan özel görüşmeler var, buna rağmen netice alınamamış!
Kayıtlı görüşmeler bunlar!
(Ek: 5)
Özetle, Uzan Grubu’nun yaşadığı sorun ile Jandarma’da yapılan görüşmenin alakası yoktur!
Varsa da hadise şudur:
1 Mart Tezkeresi TBMM’den geçmediği için ABD burnundan soluyor.
İntikam almak istiyor!
Ortada Aytaç Yalman’ın Milliyet’e manşet olan sözleri var!
AKP ya da Erdoğan, Zapsu “biz yapmadık asker yaptı” diyerek bu yükten kurtulmaya çalışıyor!
Bir dönem Erdoğan’ın en yakınındaki isim “yeminli muhalif” Emin Şirin’in AKP’ye açtığı iliştirilmiş muhalefet (!) bayrağı var!
Uzan Grubu da bu süreç’te operasyona uğramış!
AKP’den 1 Mart’ın intikamını almak isteyenler, 50 milyon dolarlık görüntüyü (CD) bu yüzden bana izlettiler.
Neden ben?!
Operasyona uğramış milyar dolarlık Uzan Grubu’na ait star Medya Grubu’nun Ankara Temsilcisi ve Başyazarı olduğum için, bir de AKP’ye nitelikli muhalefet yaptığım için!
İfadem sırasında anlatmış olduğum üzere, daha sonra 20 milyon dolara teklif edilen, nihayetinde de yayınlanması kaydıyla bedava verileceği söylenen CD!
CIA’nın kayda aldığı ABD Başkonsolosluğu’nda Zapsu ile birlikte Erdoğan’ın yaptığı görüşmenin kopyası!
Jandarma üzerinden sorgulanan “CD’yi aldınız mı aldıysanız hükümeti yıkacak mısınız?” sorusu bu bağlamda sorgulanmıştır.
Cem Uzan da “Almadım, almam siz alın bana verin” demiştir.
İsmail Yıldız neden o görüşmede vardı, birincisi sohbet ederken kendisi katılmak istedi, ben de davet ettim.
İkincisi eğer Cem Uzan, Hükümeti yıkacak ise yenisini kurmak gerekecek, bu konuda kendisinden görüş almak, iç / dış semptomlar neler olur vb sorular hakkında tecrübelerinden istifade etmek için!
Ne var ki, o görüşme sırasında CD kaydı izlendiğinde de görülecektir ki, İsmail Yıldız durduk yerde güncel siyasete girip, yerel seçim ortamında bir anketten ve Ağar’ın yükselişinden bahsetmeye başladı.
Ortam gerildi, Cem Uzan öfkelendi ve Ağar’ın neye göre oylarının yükseldiğini, bunun palavra olduğunu ifade eden sözler söyledi.
Levent Paşa araya girdi ve konu kapandı, toplamı yarım saatlik bir görüşme!
Bu arada Jandarma neden hedef’te; 1 Mart Tezkeresi’nin TBMM’den geçmesine olumlu bakmadığı için bir de anti laik AKP’ye karşı laik durduğu için!
Bu görüşme neden gerçekleşti?!
Şener Eruygur’un verdiği ama katılmadığı randevusuna binaen?!
Benim böyle bir talebim oldu mu?!
Hayır!
Şener Paşa görüşmede yoktu, Levent Paşa vardı!
Peki ben ne diye vardım, Ankara Temsilcisi olduğum için vardım.
Davet bana yapıldığı için vardım.
O ana kadar benim de Cem Uzan’la baş başa kalmışlığım, özel bir toplantıya dahil olmuşluğum yoktu, Can Ataklı vardır o tür görüşmelerde!
Kaldı ki, Can Ataklı’nın yaşadığı paranoya var o günlerde “HM benim yerime gelecek” diye, bu yüzden özellikle de Cem Uzan’la yanyana gelmemişliğim vardır, yakın mesai arkadaşlarım bilir bunları.
İsmail Yıldız da SESAR’ın Başkanı olarak katılmak istediği için o toplantıda vardı.
Toplantı sonrasında, makam aracımın içinde, koruması ve benim şoför olduğu halde, kaldığı otele giderken, Cem Uzan bana öfkeyle dönüp sordu:
“O adam” diyerek yani İsmail Yıldız’ı kastederek “Ne işi vardı toplantıda, o adamın yüzünü görmek istemiyorum, görünce camdan aşağı atasım geliyor!” 
Ben de, cevap olarak aynı yüksek sesle dedim ki:
1. Ben davet ettim. O adamı camdan atmaya gücünüz yetmez, neden bahsettiğinizin farkında değilsiniz!
2. Gücünüz yetti diyelim ben izin vermem! 
3. O adam parmaklarını kullanmadan sizi kendi ellerinizle camdan aşağı attırabilir, buna da ben izin vermem! Sakin kalmakta fayda var! Bu işler düşündüğünüz kadar basit işler değil!
Gereksiz detaylarla mahkemeyi boğmak istemem ama iddianame sakat detaylarla dolu olduğu için bunların bilinmesi şart!
Savcı, örgüt diyor ne örgütü?!
Siz hiç milyar dolarlık bir medya patronu ile bu üslupta konuşan bir başyazar, Ankara Temsilcisi gördünüz mü?!
Oradaki tartışma, büyük resimde yaşanan 1 Mart Tezkeresi hesaplaşması kapsamında, Uzan Grubu’nun sorun çözme tekniği ile ilgili idi.
Cem Uzan “görsel zeka” olduğundan konuyu gördükleri üzerinden çözmeye çalıştı, başarısız ve/veya başarılı oldu.
Sözün özü:
İş yapmak sorun çözmek demektir.
Uzan Grubu, Abdullah Gül’le, 28 Şubat’ın sivil paşası Çekirge ile yanyana yürüyerek sorun çözebilmiş midir?!
Hayır!
Can Ataklı, HM’yi sattığı CCU’dan ayrılmadığı halde neden büyük bir medyada haber anlatıcısı ya da yönetici değildir?!
Abdullah Gül, Çankaya’da iken Genelkurmay Başkanı’na terörist muamelesi yapılıp tutuklu yargılandığı bir ortamda, Cem Uzan nasıl elini kolunu sallayarak yurtdışına çıkabilmiştir?!
(Ek: 4)
Soru basit ama sayın iddia makamı hala örgüt diyor!
Bu nasıl bir örgüttür ki, Abdullah Gül de, Erdoğan da, Gökçek de işin içinde!?
Demem o ki, HM ile Cem Uzan’ı ayrıştırınca sorun çözülüyor muymuş?!
Niçin hep HM’nin adı geçiyor ama Çekirge ya da Ataklı’nın adı yok!
Hikaye budur.
Bu arada kayda geçmesi için söylüyorum:
O dönemde Can Ataklı, birçok defa benden habersiz gizlice Ankara’ya gelip birçok yüksek bürokrat ve bakan hatta başbakan ile gizli görüşmeler yapmıştır, yapabilir.
Neden gizli, çünkü ben bu sürecin yani Uzan hadisesinin dışında kalmak istiyordum.
Ataklı da “Nasıl Ankara Temsilcisisin senden habersiz gidip geliyorum ruhun duymuyor” diyordu, cevap dahi vermiyordum.
Sonra Cem Uzan’ı Emniyet’e aldıklarında, Can Ataklı’yı da Sırrı Çağlar için Emniyet’in kapısında sabahlarken gördüm ve içimden kendi kendime “Bay Ataklı, senin yaptığın hiçbir şey gizli değilmiş gördün mü?!” dedim.
(Ek 6)
Zaten Ataklı’nın olduğu yerde sır olmaz, ağzında bakla ıslanmaz!
Bu yüzden lakabı “genel yayım yönetmeni”dir.
Sonra ne oldu, Ataklı’nın yaptığı görüşmeler de sanki ben yapmışım gibi bana mal edilmeye çalışıldı.
Aynen Çekirge ekibinin yaptığı görüşmeler gibi!
Netice, Ergenekon soruşturmaları başladığında Ataklı koşup her zaman olduğu gibi gene “itirafçılık” yapıp, ağırlıktan kurtulmaya çalıştı.
O ifadeler iddianamenin ve/veya mütalaa’nın neresinde duruyor göremedim!?
Çekirge deseniz Gül ve Gülen, Gökçek’in himayesinde korunmaya devam etti.
O dönem star’da yönetici olup tek işsiz kalan da benim.
Neden?!
Yol’larımız ayrı!
Sözde laik olmak ile özde laik olmak arasındaki ayrım’dan kaynaklanan bir duruş sorunsalı!?
Sonrasında, Cem Uzan bildiğiniz üzere Abdullah Gül “Cumhurbaşkanı” seçilince Çankaya’da ağırlandı.
Uzan Grubu’nda çalışmak suç ise neden tek suçlusu ben’im!?
Daha sonra Can Ataklı, Cem Uzan’a avukatı Şaylan Bey’in ofisinde tartışırken itiraf ediyor, “Hayrullah iktidarla mücadele ederken sattık, ölebilirdi” diye.
Gördüğünüz gibi çok sıkıntı çekmiş olsam da ölmedim, hesap vermek için de hesap sormak için de huzurlarınızdayım.
Diyeceğim şudur ki; “Adalet’in Terazisi” her daim doğru tartmalı!
Kısaca ifade etmek gerekirse; “Kılıç” adaletin verdiği cezaların caydırıcılığını ve gücünü, “Terazi” adaleti ve bunun dengeli bir şekilde dağıtılmasını simgeler. 
“Kadın” ve “Bakire” olması gereken bağımsızlığı ifade eder. 
Ayrıca kadının gözü bağlıdır. 
Bu da tarafsızlığını simgeler. 
Hukukun evrensel ilkelerini simgesel olarak taşıdığı için “Themis Heykeli adaleti en iyi şekilde ifade etmektedir”, denilir.
Sayın Mahkeme Heyeti, 
Meslektaşım, Sayın Mustafa Balbay’ın “Einstein gelse dahi bu davayı çözemez” savına gelince, bu bağlamda birkaç çözüm egzersizi sunayım:
1. 2007 Haziran’ında dalga dalga başlayan ve Abdullah Gül’ün “İzleyin çok önemli gelişmeler olacak” dediği soruşturma sürecinin devamında zat-ı alileri Bahçeli’nin katkıları ile Çankaya’ya çıkmıştır! Gül’ün Cumhurbaşkanlığı Türkiye’yi ayrıştırır diyen Baykal CD komplosu ile devrilmiş, yerine Kılıçdaroğlu atanmış ve soluğu ceketinin önü ilikli vaziyette Çankaya’da almıştır. 
(Ek: 4)
2. Bu soruşturma süreci, BOP’eşbaşı Erdoğan adına Zapsu’nun “Bu adamı deliğe süpürmeyin, İran operasyonunda kullanın” ricası kapsamında başlamıştır. Erdoğan’a verilen ek süre üzerinden BOP operasyonunda ne kadar takoz var ise Ergenekon başlığı üzerinde toplanmış, adeta AKP için dikensiz gül bahçesi yaratılmıştır! Neden, İran operasyonu için! İran’la Türkiye’yi savaştırmadan uydu büyük kürt devletini kurmak mümkün değil!
3. Bu soruşturma sürecinde Atatürk Türkiyesi, Laik Türkiye ve/veya Atatürkçü Komutanlar hedef alınmış, TSK’ya asimetrik saldırı düzenlenmiştir. Atatürkçü aydınlar Silivri üzerinden yargılamaya maruz tutulurken, PKK, Apo, Karayılan ile masaya oturulmuş, Barzani adına Suriye, Irak, Türkiye ve İran topraklarında bir devlet kurulması için emek harcanmıştır.
4. PKK’lı gizli tanıklar, istihbarat artığı psikolojik sorun yaşayan sözde gizli tanıklar üzerinden yürütülen süreç’te, yeni anayasa üzerinden federal sisteme geçilmesi öngörülmüş, Türkiye’nin üniter yapısı ile oynanmak istenmiştir.
Bu kapsamda konuyu doğru anlamak ve anlatmak için soruların en zalimi olan o en basit sorulardan birkaçını daha sıralayalım:
1. İddia makamı iddialarında bu kadar iddialı ise neden dava’yı “torba dava”ya çevirmiştir?! Birbiriyle alakası olmayan apayrı dava’ların aynı dosya içinde ne işi vardır?! Amaç büyük kürt devletine giden yolda anayasa değişikliği yapmak için zaman kazanmak değil ise düşünceleri nedir?! Amaç adalet’i aramak mı yoksa yargı üzerinden zaman kazanıp PKK’ya meşruiyet kazandırmak mı?!
2. Ergenekon diye bir terör örgütü var ise 1 numarası kimdir?! 13 Numaralı sanık HM (2007 – 2013) kimden hangi emirleri almış, hangi yayınları yapmıştır?!
3. 2007’den bu yana devam eden dava ve/veya soruşturma dosyasında, terör örgütü üyesi olmakla itham ettiğiniz HM nasıl yaşamıştır, geçimini nasıl sağlamıştır?! PKK terör örgütü üyeleri uyuşturucu parası üzerinden geçimlerini sağlarken, Cumhurbaşkanı, Başbakan, MİT tarafından himaye görürken, HM neden çok ciddi sıkıntılar yaşamıştır?! İnternet kafelerden niçin yazı yazmak zorunda kalmıştır?! HM internet kafelerden yazı yazarken, kendisine kim ya da kimler direktif vermiş, hangi örgüt yöneticilerinin talimatı ile yazılar yazmıştır?! Bu arada internet kafelerde kullandığım bilgisayarlar Emniyet tarafından kopyalanmış, hiçbir ize rastlanmamıştır, bilginize sunarım. Siz de teyit edebilirsiniz.
4. Cumhurbaşkanı Gül’ün doğru soruları sormadığı, Genel Kurmay Başkanı Özel’in kariyer uğruna görmezden geldiği, Başbakan Erdoğan’ın “Tutuksuz yargılayın” dediği halde, bir Genelkurmay Başkanı’nın Sayın Başbuğ’un “tutuklu” yargılandığı olağanüstü bir mahkeme sürecinin içinden geçmekteyiz. Bu kapsamda cevabı aranması gerekli soru ortada: Cumhurbaşkanı kime denir, görev ve yetkileri nelerdir?! Gül neden bu kaotik sürece hangi amaçla seyirci kalmaktadır?!
5. “Bu Vadi Başka Vadi Ultra Türkler Geliyor” başlıklı yazıyı yazan, yayınlayan benim! Sayın iddia makamının elinde bu yazıdan başka bilgi ve belge var mıdır?! Yok! Böyle bir yapının varlığına inanmak başka şey delil’lendirmek başka şey! Kaldı ki, bu ifadeyi BOP operasyonunu yapanlar, Türkiye’yi parçalara bölmek isteyenler kullanıyor! Ultra’dan kastedilen nedir, BOP’un tekerine çomak sokan Türkler! BOP operasyonunun yapıldığı başka ülkelerde de “Ultra Gürcü”, “Ultra İran” vb diyorlar. 2003’te gündem Irak’tı, 2013’te de Suriye ve İran’ı parçalamaya çalışıyorlar, Türkiye’nin hali ortada! İran’da da bölünmeye hayır diyenler terörist mü?! Küresel sermaye istiyor diye kurbanlık kuzu gibi başımızı eğecek miyiz?! Onun için Cumhuriyet Savcısı’nın soramayacağı sorular vardır, eğer o sorular vatanın bölünmez bütünlüğünü ortadan kaldırmaya dönük sorular ise muhatabınız ben değilim! ABD, İngiltere, Alman, Fransız, İsrail büyükelçilikleri orada! Onlar da aynı sorunun cevabını arıyorlar! Genelkurmay, MİT, Emniyet, Jandarma elinizin altında! İnanıyorum demekle olmaz, aynen benim yazılarımda / kitaplarımda yazdığım gibi belgeli, bilgiye dayalı konuşmak şart! Zaten elinize somut bir şeyler olmuş olsaydı, davayı torba davaya çevirmezdiniz! İddia makamı bana BOP operasyonunu yapan odak’lar adına terörist demiş! Hem de gerçek terörist PKK’lılar ellerinde silahla sınırdan girip çıkarken… Gülerim ağlanacak halimize! Hadise çok tirajikomik, iddialar çok zavallı!
Sözün özü:
BOP’eşbaşkanı bir Cumhurbaşkanı’nın yapmadığı, PKK’dan yana saf tuttuğu bir ortamda, üstlenmediği Laik Türkiye’den yana taraf Hakem’lik görevini, Mahkeme Heyeti’nden bekleyecek değilim!
Sözde laik değil de özde laik bir Cumhurbaşkanı Çankaya’da olmuş olsaydı, Silivri Toplama Kampı’na dönüşür müydü?!
Erdoğan çok istiyor olsa da böylesi bir şey yaşanabilir miydi?!
Bu bakımdan “1 numara” önemlidir.
Türkiye’deki Cumhurbaşkanlığı makamı sembolik bir makam değildir ve/veya PKK devlet kurarken yan gelip yatma yeri değildir!
Cumhurbaşkanı görevini yapmış olsa idi, PKK’lılar elinde silahla ortalık yerde dolaşırken, TSK’nın generalleri, aydınları içerde “terörist” yaftası ile yargılanabilir miydi?!
Sayın Mahkeme Heyeti,
2007’den 2013’e çok uzun zaman geçmiştir.
Eğer ortada örgüt var ise izini sürmek çok kolaydır!
Ne var ki, şahsımı takip eden ve mütalaa üzerinden görüş bildiren istihbarat birimleri, geçen zaman içinde benimle ilgili yaptıkları nazik değerlendirmede, yazdıklarımın tek tek “büyük resim”de çıkması üzerine, “yalnız adam, asosyal, kimse ile görüşmüyor, kesin cin’ler üzerinden haberleşiyorlar” mealinde tirajikomik değerlendirmeler yapmışlardır.
Bu süre zarfı içinde Fetullah Gülen’in de cinler üzerinden istihbarat’la ilgili açıklamaları olmuştur.
Eğer böyle bir gerçeklik ve/veya elde somut bilgiler var ise cin’ler için de ayrı bir iddianame düzenlenmesini talep ediyorum.
Sayın iddia makamı cinler için de tutanak hazırlasın, polis eli ile toplatsın içeriye!
Torbalar dolusu keçi boynuzu çiğnetip 1 gram bal elde etmeye çalışan iddia makamı iddialarında ne kadar tutarlıdır!?
Hadiseye bir de şu açıdan bakacak olursak; “Eğer iddialarını ispat edemeyecek durumda iseler bu defa da kendileri için yeni bir iddianame hazırlamaları gerekmez mi?!”
Sabah, HaberTürk, star vb medyalarda çalışmış, Ankara Temsilciliği, Genel Yayın Müdürlüğü, Başyazarlık yapmış bir gazeteci olarak, kendisine rüşvet niyetine yapılan iş tekliflerini reddetmiş bir fani olarak, neden huzurunuzdayım, kısaca ondan da bahsedeyim:
Abdullah Gül’e yakın bir gazeteci, bu davanın görünmeyen yürütücüsü bir istihbaratçıya soruyor, “Onlar içerde HM neden dışarıda!?”
Hoş yeni mahalleden bazı okurlar da benzer sorular soruyor!
O istihbaratçı cevap veriyor: “Elinde siyasi iktidarı zora sokacak doneler var, o yüzden dışarıda!”
Bunun üzerine o çok kimlikli yazar köşesinden yazıyor:
“AKP iktidarının Fouche’leri kim?” diye.
Gazeteci siyasi iktidar sözcüsü ya da istihbaratçılık oynayan ve/veya neden şu içerde bu dışarıda diye soru soran kişi değildir.
(Ek 12)
Gazeteci karanlıkta kalan ve kamu menfaati içeren gizli kapaklı görüşmeleri araştıran, soruşturan ve elde ettiği bulguları okur ile paylaşan, doğru soruları muhataplarına soran kişi’dir.
Hayatı boyunca ünlü, cesur, şöhretli bir gazeteci olmamış, böyle iddiası bulunmayan, basit sade bir hayat süren ve Atatürk Türkiyesi’ne inanan bir fani olarak, AKP iktidarında sorulması gereken basit soruları sormaktan, milyar dolarlık Telekom gibi ihaleleri sorgulamaktan, naçizane BOP’un tekerine çomak sokmaktan başka bir şey yapmadım.
(Ek: 11)
Bu kapsamda:
The İmam?!
The Muhtar?!
The Cemaat?!
The Çuwall?!
The Topaç?!
Başlıklı birkaç kozmik ya da komik kitap yazdım.
BOP’eşbaşkanlığı yapmakla iftihar eden siyasi iktidara BOP’a muhalif bir gazeteci olarak, elimden geldiğince takoz’luk yaptım.
Bu sebepten karşınızdayım!
Sayın Mahkeme Heyeti,
Ülke olarak tarihi günlerin içinden geçiyoruz, hepimize büyük sorumluluk düşüyor.
Suriye üzerinden İran savaşı öncesinde, BOP’eşbaşı AKP iktidarı gerçeklerin söylenmesini, konuşulmasını, yazılmasını istemiyor.
Yasaklayarak gerçeklerin üstünü örterek, vatanı bölüp parçalamak isteyenlere yaltaklanarak “ödeyeceği bedel”den kurtulabileceğini zannediyor.
Bu anlamda yakın tarihten bir vak’a!?
ABD Başkanı Kennedy, aynen AKP’nin Suriye’ye yapmaya çalıştığı gibi Küba'daki komünist rejimi devirmek için 17-18 Nisan 1961 tarihlerinde iki bin Kübalı mülteciyi kulla­narak Küba adasına bir çıkarma yapmaya kalkışır.
“Domuzlar Körfezi Çıkarması” denilen bu müdahale, bü­yük bir başarısızlıkla sonuçlanır.
Çok sayıda mülteci ve Amerikan askeri ölür.
Oysaki; The New York Times ve The Washington Post ga­zeteleri, 16 Nisan 1961 tarihinde operasyon başlamadan çı­karma haberini alırlar. 
Kennedy'yi arayıp haberi doğrulatmak isterler. Haberi manşetten vereceklerini bildirirler.
Bunun üzerine Kennedy büyük tepki gösterir; iki büyük gazetenin sahiplerini, yayın müdürlerini arar ve şöyle der:
“ABD için büyük önem taşıyan bu askeri operasyonu daha gerçekleşmeden haber verecek olursanız, ülkenin menfaatleri­ni, şerefini ayaklar altına alırsanız, sizleri vatan haini ilan ederim. Bu olayın başarısızlığından sizleri sorumlu tutarım. Öle­cek her Amerikan askerinin kanının hesabını sizler verirsiniz. ABD’nin ve Amerikan halkının menfaati için bunları yazma­manız için sizi uyarıyorum.”
Kennedy’nin bu “Vatan, millet tutkusu ve sert çıkışı” kar­şısında, “Domuzlar Körfezi Çıkarması” haberlerini iki gazete de 16 ve 17 Nisan tarihli nüshalarında yayınlamazlar. Ancak, çıkarma yapıldıktan sonra, diğer basın organları ile birlikte bu iki gazete de “Olayı sonradan haber almışçasına” okuyucularına duyururlar.
Çıkarmanın başarısızlığı, çok sayıda mülteci ve Amerikan askerinin ölümünün ötesinde yaşananlar ABD'de büyük bir prestij kaybı ve halk üstünde şok etkisi yaratır.
Tüm bu olayların ardından Başkan Kennedy, halkı sakin­leştirmek için düzenlediği ilk basın toplantısında tarihe geçen şu konuşmasını yapar:
“Domuzlar Körfezi çıkarmasındaki başarısızlıkta ABD yö­netiminin sorumluluğu vardır. Fakat bu başarısızlıkta en ağır sorumluluk iki büyük basın kuruluşunundur. The New York Times ve The Washington Post gazeteleri bu çıkarmanın yapı­lacağını önceden haber almışlardı. Yönetim olarak biz bu ha­berin operasyondan önce yayınlanmamasını arzu ettik. Kork­tular, bizi dinlediler. Sorumluluktan kaçtılar, sustular. Onlar görevini yerine getirip haberi yayınlasaydı, belki de biz duru­mu tekrar gözden geçirir, bu hatayı yapmazdık. Basının sorumluluğu, gördüğü yanlışları gecikmeden ve hiçbir kimse­den korkmadan, çekinmeden ortaya koyup ilgilileri uyarmak­tır. Amerika'nın iki en büyük basın kuruluşu bunu yapmadık­ları, bizi hatadan önce uyarmadıkları için suçludur!”
Hadise budur.
(Ek: 13)
Sayın Mahkeme Heyeti,
Adalet’in Terazisi her daim doğru tartmalıdır.
Adalet Terazisi’nin bir kefesinde “Sayın İddia makamı”nın hormonlu ve/veya GDO’lu iddiaları var!
Diğer kefesinde ise bizim savunmalarımız, cevaplarımız!
Bu kapsamda ‘Adalet Terazisi’nin diğer Kefe’sine:
Birkaç CD?!
Birkaç Kitap:
The İmam?!
The Muhtar?!
The Cemaat?!
The Çuwall?!
The Topaç?!
Hülasa, iddia makamının şişirdiği kefe’nin diğer gözü’nü dengelemek için huzurunuzdayım.
Kitapların kahramanları kitapların içeriği hakkında bilgi sahibidirler.
Şu ana kadar malum kitaplar hakkında açılmış bir dava da yoktur.
Sayın Savcı’ların izlemedikleri belli olan CD üzerinden kaleme aldıkları iddiaları çürütmek 30 dakikalık bir CD izlencesine bağlıdır.
Yazdığım kitaplarda kaleme aldığım satırlara dayanak olan CD’leri, dinleme kayıtlarını dikkatle izlemiş, dinlemiş bir gazeteci ya da iddia makamına göre” terörist” olarak diyeceğim şudur ki:
Elma’nın denenmesi yenmesidir!
Velev ki, şantaj!
Bu ihaneti ve/veya enerji bazlı rüşvet realitesini, vatana ihanet diyaloglarını ortadan kaldırır mı?!
AKP & Gülen iktidarında herkes asgarisinden görevini yapmış olsa idi, hiç bu kadar metan gazı birikir miydi?!
Hal böyleyken…
Sayın iddia makamının iddiaları asılsız ve saptırmalar ile doludur.
İş yapana, hesap sorana kızılmaz eksik, yanlış iş yapana kızılır!
Atalarımız bu yüzden “İş bilenle taş taşı bilmeyenle bal yeme” demişlerdir.
Sormak istiyorum iddia makamına; ortada delil yokken “suçlu, terörist” yaratmaya çalışmak, sanıktan delil’e ulaşmak mıdır yüksek adalet anlayışları?!
Susurluk dosyasının etrafına Çiller’e, Türköne’ye dokunmadan TSK’yı, Atatürkçü aydınları dolamak mıdır, temiz toplum sorgulması?!
Oysaki yazdığım yazılarda, tanıtımını yaptığım kitaplarda, iddia makamından farklı olarak “delil”ler de suçu işleyenler de sabit!
Neden; hepsi de birbirinden şöhretli yüksek devlet büyüğü muhataplar bu konuyla ilgili açıklama yapmamışlar!?
Mahkemeniz talepte bulunsun bakalım, ifade vermeye yanaşacaklar mı yoksa iddialar karşısında bir ölü gibi suskun mu kalmayı tercih edecekler?!
Kefen de beyaz’dır ama içine ölüleri sararlar, yaşayanları değil!
Bir Amerikan atasözü, “iki kirpi nasıl sevişir” sorusuna “çok ama çok dikkatle” diye cevap verir.
Cevabını arayan basit soru ortada:
PKK elinde silahla ortalık yerde barış müzakeresi yaparken, bu sürecin önünü açanlar, devlet’i bölünmenin, iç savaş’ın, Suriye üzerinden İran’la savaşın eşiğine getirenler kimler?!
Sonuç:
Neden, 2007’den 2012’ye kadar beklendi, gündemin fuzuli olarak işgal edilmesine seyirci kalındı?!
Elcevap: ?!
Zapsu üzerinden yapılan “Bu adamı deliğe süpürmeyin İran savaşında kullanın” ricası kapsamında, Erdoğan’a açılan ‘acem vadesi’nin dolması için beklendi!
Taşeron kim, milli kim, gayr-ı milli kim ortaya çıksın diye beklendi!
AKP’nin gözünde neden Atatürkçüler “terörist”, uyuşturucu kaçakçısı PKK’lılar “özgürlük savaşçı”sı, bu resmin vatandaş tarafından da net olarak görülmesi ve de anlaşılması için beklendi.
Demokrasiyi araç olarak kullananların gizli niyet’i net olarak ortaya çıksın diye beklendi.
Kukla AKP üzerinden uydu kürt devleti kurmanın kağıt üzerinde mümkün ama real-politik’te kıyamet olduğu görülsün diye beklendi!
Netice:
“İstihbari darbe” ortamında yani devletin doğru karar alma mekanizmasına düzenlenen operasyon sonrasında, Silivri Sopası ve/veya Andıç’laması üzerinden Türkiye’de karşı devrim / Karşı Darbe yapılmak istenmiştir.
Darbe yapmak suç ise karşı darbe yapmak ve/veya karşı darbe sürecine iştirak etmek de suçtur!
Bu hakikatin böyle bilinmesinde fayda vardır!
Darbe iddiası sayın iddia makamının somutlayamadığı bir iddiadır.
Ne var ki, karşı darbe iddiası iddia olmaktan öte ayniyle vakidir.
TCK’ya göre cezası da sabittir.
Bu kapsamda; özlü birkaç söz:
“Eğer kazanırsanız, açıklama yapmanıza gerek yoktur. Fakat kaybettiyseniz eğer, açıklama yapmamak için orada bulunmamanız gerekir!”
Adolf Hitler
“Sizinle savaştığımız zaman kaçamamanızı sağlarız!”
Mao
“Olduğu gibi görünenler çıldırtır.”
F. Nietzsche
“Tüm gerçekler üç adımda gelirler: Önce alay edilir. İkinci olarak şiddetle karşı çıkılır. Son olarak, zaten belli olan bir şey denir ve kabul edilir.”
Arthur Schopenhauer
“İnanmak istemeyeni hiçbir mantık inandıramaz!”
Cenap Şahabeddin
“Ses çıkarmayan ve gürültü yapmayanlar tehlikelidir.”
Fransız atasözü
Sözün özü:
Hukuk literatüründe genel kabul görmüş temel felsefe; “Gecikmiş adaletin, adaletsizliği” eski deyişle “Kadir-i mutlak”ı doğurduğudur.
“Rüzgar eken her daim fırtına biçer!”
İngiliz atasözü
Sayın Mahkeme Heyeti, 
Suç işlemedim ki, beraatimi talep edeyim.
Nedamet getirmesi gerekenler iktidara musallat olan haramzadeler.
Hal böyleyken…
Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmakla onur duyan bir fani ve/veya hayatı ‘HİÇ’lik mesabesinden yaşayan bir nefisli olarak diyeceğim şudur ki:
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin rejimini değiştirmeye ve/veya üniter yapısını bozmaya, bölünmez bütünlüğünü ortadan kaldırmaya dönük hiçbir illegal faaliyet içinde bulunmadım.
BOP’eşbaşı AKP ile “Kazan & Kazan” oynayanlarla aynı (BOP) dereden su içmedim, bu sayede aklımı da vicdanı mı da kaybetmedim.
Aksi yönde iddia sahibi olan var ise iddialarını ispatla mükelleftir.
Çünkü ben iddialarımı ispatlayacak kudret’te ve/veya keyfiyet’teyim.
Yurtdışında basılmak için bekleyen yayınlanmamış kitaplarım, izlediğim CD’ler bunun en basit delilidir.
Freud, “Medeniyetin ilk şartı adalettir” der.
“Milli Şair” Mehmet Akif Ersoy, eşsiz eseri “İstiklal Marşı”nda “Korkma” diyor!
Korkmadık, korkmuyoruz!
Bu bağlamda, Neo Fetret Devri’nde “Türk yoktur, devlet çöktü” diyenlere ve/veya “Neo Mandacılar” her kimse bu cevap onlaradır:
Yüce Türk Milleti’ne;
Ben Devlet’im!
Ben Millet’im!
Ben Atatürk’üm!
Biz Atatürk’üz!
Tarihte yaşayan Atatürkler adına diyoruz ki:
“Lütfen siz Fransızcasını yazar mısınız?
“Fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir!”
“Arkadaşlar, efendiler ve ey millet, iyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar memleketi olamaz. En doğru, en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır.”
İmza: Atatürk
Nokta.
En derin saygılarımla mahkeme heyetini, iddia makamı ve sanıkları selamlarım. 
Gazeteci
Hayrullah Mahmud Özgür
Odatv.com
EKLER:
EK 1: MİT’İN YEMEĞİNİ PROTESTO EDİP KATILMAYAN GAZETECİ KİM?
EK 2: KIRMIZI BÜLTENE UZAN’AN HİKAYE
EK 3: NEO SEVR?!
EK 4: KRALİÇE’NİN ÇANKAYA’DAKİ THE MUHTAR’I?!
EK 5: THE İMAM (Bilgi notu)?!
EK 6: İMAR OPERASYONUNDA GAZETECİLERE GÖZALTI!
EK 7: YAKAN TOP VE/VEYA SIRDAŞ HESAP?!
EK 8: YABANCI ÜLKE TEZKERESİ TBMM’DEN GEÇTİ!
EK 9: RİCA MEKTUBU?!
EK 10: GÜL’DEN “ŞEMAYI DELİLLENDİRİN” TALİMATI
EK 11: TELEKOMGATE?!
EK 12: GAZETECİ OLMAK?!
EK 13: DOMUZLAR KÖRFEZİ BOZGUNU ÖNCESİNDE KÖPEKLEŞEN MEDYA SORUNSALI?!
http://ultra-turkler.blogspot.com/2012/05/un-temps-de-chien-veveya-kopek-zaman.html

Daha fazlası için
Facebook İNSAN 'ı Beğenin
insan
https://www.facebook.com/insaninsanca1/